GÜNCELManşet

24 Haziran: Hangi Bağlamın Ürünü? -I-

Sadece Tayyip’i değil, ona yol veren sınıf (burjuvazi) ve sistemi (kapitalizm) de hedefe çakmak zorundayız!

Hejar Baran

Emperyalist kapitalist sistemin genel krizinden bağımsız olmayan Türkiye’deki kapsamlı kriz ve bunun en görünen yüzü olan rejim krizi, bu “evrensel” niteliğinin yanı sıra kendisine mahsus sorunlarla da birleşerek içinden çıkılmaz hale geleli çok zaman oldu.

“Çok zaman oldu” diyoruz. Çünkü öncesi bir yana, özellikle 2000’ler sonrasından başlayarak çeşitli ittifak politikalarıyla aşılmaya çalışılan rejim krizi, çelişkilerin derinliği ölçüsünde bir türlü dikiş tutmayarak adeta kronikleşti.

Ki bu, işçi ve emekçilerin örgütlülük ve eylem düzeyinin hayli gerilediği koşullarda böyle oldu.

Merkezinde askeri-sivil bürokrasinin yer aldığı, devlet gücünün (kimi kesintiler dışında) asıl olarak bu mekanizmaların denetimde toplandığı faşist rejimin “eski” biçiminin, gerek uluslararası sermayenin gerekse Türk tekelci burjuvazisinin ihtiyaçlarına yanıt veremez hale gelmesiyle tasfiye edilmeye başlanması oldukça sancılı oldu.

Bir sürü sürtüşme yaşanmış, “postmodern” darbelere sahne olmuş bu süreçte, 2001 krizi ve hemen akabinde gelen AKP hükümetleri dönemiyle yeni bir döneme girildi. Bu süreç, özünde, ‘80’lerden itibaren hayata geçirilmeye çalışılan ama bütünlüklü bir ifade de kazanamayan neoliberal politikalara özlenen kapsam ve derinlikte alan açan bir geçiş dönemiydi.

Krizle birlikte ekonomide eskiye ait tüm engeller hızla tasfiye edilerek kapsamlı bir neoliberal inşa süreci başladı. Siyaset alanında da, yaşanan kapsamlı krizlerin altında kalan eski dönemin burjuva siyaset aktörlerinin silinip süpürüldüğü, eski devlet-rejim biçiminin merkezinde oturan askeri-sivil bürokrasinin yetkilerinin sınırlandırıldığı yeni bir dönemin kapısı aralandı.

Genetik kodlarıyla neoliberalizmin öz evladı olan AKP, bu sürecin önemli bir öznesi, daha doğrusu uygulayıcısı haline geldi. ’80 askeri faşist darbesi döneminden sonra ortaya çıkan siyasi-toplumsal zemin üzerinde güç toplayan siyasal islam çizgisinin neoliberal versiyonu olan AKP, “eski” rejimin merkez güçleri tarafından hazırlanan zeminin kendisine sunduğu tüm avantajlara rağmen bu süreci tek başına örgütleyebilecek bir güç değildi. Cemaat gibi aktörlerle işbirliği yaparak yeni bir iktidar bloku oluşturmak zorundaydı ve öyle de yaptı.

Devrimci hareket başta olmak üzere toplumsal muhalefet-direniş dinamiklerinin büyük ölçüde geriletildiği bu dönemi uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Bu kesitte, geçiş dönemlerine özgü tüm özellikler mevcuttu. Baskın olan yön ise, yeni sürecin örgütlenmesinin alabildiğine geniş bir toplumsal rıza üzerinden gerçekleştirilmesini hedefleyen politik atraksiyonlardı. Solun devrimci cenahının azımsanmayacak bir bölüğünün bile yörüngesini şaşırtacak atraksiyonlardı bunlar.

Türkiye’deki tüm demokratik sorunlara neşter atılıyor gibi yapıldığı bu dönemin ömrünün birkaç yıl sürdüğünü biliyoruz. Tüm o demokratikleşme gösterileri, 2008’den başlayarak gerek kendi iç sürtünmeleri gerekse elde edilen toplumsal rızaya güven, en önemlisi de sistemin dünya düzeyinde yaşadığı kapsamlı krizle birleşik olarak hızla irtifa kaybetmeye başladı.

Neoliberal birikim modelinin dünya çapında tıkanmasına paralel olarak Türkiye’de de kendini hissettirmeye başlayan kriz, iktidar blokunu oluşturan güçler arasındaki farklılık ve sürtüşmeleri ivmelendirip keskinleştirmeye başladı. Bu ayrışma, kısa süre içinde sert tepişmelere dönüştü; tepişmenin şiddeti arttıkça, o gösteri dönemine ait tüm argüman ve söylemler rafa kaldırılarak mevcut krizin yönetiminde daha baskıcı biçimlere yönelim belirgin bir şekilde öne çıktı.

2013 yılı, bu yönelimin en berrak haliyle karşımıza çıktığı dönemi ifade ediyordu. Bu dönemden sonrasının, özellikle Kürt özgürlük hareketi ve Gezi’de patlayan direniş dinamiklerinin yarattığı korkuyla çorap söküğü gibi geldiğini biliyoruz.

Kapitalist emperyalizmin içine yuvarlandığı genel sistem krizi, buna uygun siyasi yönelimleri de adeta zorunlu kılıyor. Dünya genelinde Trump ve benzeri tüccar kafalı sağcı-faşist aktörlerin siyasette öne çıkıp burjuva devletlerin yönetimine gelebildikleri bir dönem bu.Türkiye gibi yapısal ekonomik zayıflıkların ve ağır demokratik sorunların söz konusu olduğu ülkelerde her şey daha çetrefilli ve daha ağır biçimlerde yaşanıyor.

En basitinden, tarihsel sorunların tarihsel korkularla iç içe geçtiği bir coğrafyada, onlarca yıllık rejim-devlet biçiminin değişmesinin kendisi başlıbaşına bir risk ve korku nedeni egemen burjuvazi için. Buna bir de, başvurulan bütün atraksiyonlara ve baskılara rağmen bir türlü denetim altına alınamayan Kürt özgürlük hareketi ve toplumsal muhalefet dinamiklerinin varlığını ya da zaten sınırlı olan kaynakların dağıtımı sırasında iktidar olanaklarına yakınlık ya da uzaklığın kriz koşullarında burjuvazinin bütün kesimleri açısından kazandığı önemi ekleyin, korkuların da tepkilerin de neden bu kadar büyük olduğu daha net canlanır zihinlerde.

Bu genel kriz ve büyüyen korkular ortamında, yeniden yapılandırılması zorunlu hale gelen rejimin bu değişiminin neden Hitlerci tipte tek adam diktatörlüğü yönünde seyrettiği de aynı bağlam içinde daha açık hale gelir.

Eski rejim biçiminin dikiş tutmazlığı netleştiği oranda burjuvazinin tüm klikleri – sorunsuz, sürtüşmesiz bir blok biçiminde olmasalar da- devletin bu Hitlerci faşizm biçiminde örgütlenmesi konusunda hemfikir oldular. Emperyalizm çağının temel dürtüsü olan ‘azami kar’ eğiliminden kaynaklanan ‘azami/mutlak otorite ve denetim’ gereği, bu ittifakın temel harcını oluşturdu.

2010 Anayasa değişikliğiyle vites büyüten bu süreç, şimdi pek çok krizin iç içe geçtiği gerçek bir kaos ortamında tamama erdirilmeye çalışılıyor. Bu konuda atılan her adım, burjuva parlamentarizminin bu krizleri yönetmekte tamamen işlevsiz kaldığını, daha doğrusu onun artık tümüyle tarihe gömülmek istendiğini açıkça ortaya koyuyor.

7 Haziran seçimleri, bu ölüm ilanının gözlere sokulduğu bir dönüm noktasıydı. (sürecek)

Etiketler
Daha fazlası
Close