GENÇLİKGÜNCELİŞÇİ SINIFI

Bir modelin iflasına tanıklık ediyoruz!..



misir_tekstil_iscileriBurjuva neoliberal ekonomi ve toplum modelinin duvara toslayarak adım adım cözülüşü bu!..

Bu gercek bugün karşımıza Tunus ve Mısır‘da halk isyanları olarak çıkıyor!..

Marksizmin devrimci yönteminde ve militan ruhunda yatan tarih bilincini özümsemekten uzak, zaten bu yüzden önce ruhen yenilen yılgın solcuların dahi başını döndüren burjuva neoliberal ekonomi ve toplum modelinin, ideolojik hegemonya ve egemenlik ilişkilerinin, dünya düzeni ve dengelerinin duvara toslayarak adım adım cözülüşü bu!..

Bilinçler ve ruhlar o kadar pörsümüş ki, en önemli ve öncelikli sorun oymus gibi “Bu isyanları devrim olarak nitelemek doğru olur mu olmaz mı” tartışması açanlardan tutalım olanları “kapitalizmin içsel gelişiminin kaçınılmaz kıldığı siyasal dönüşümlerin devrimci yollardan yaşanması” şeklinde yorumlayabilenine kadar asgari devrimci bir ruhtan yoksunluğun her türüne rastlanabiliyor.

24 yıldır halkına kan kusturan diktatörü ülkeden kaçmak zorunda bırakan Tunus’taki isyanı bile -Mısır henüz onu da başaramadı- kelimenin tam anlamıyla bir “devrim” olarak görmenin imkanı elbette yoktur. Toplumsal bir devrimin zorunlu ilk adımı olan siyasal bir devrim sınırları içinde bile ciddi zayıflık ve yetersizlikleri vardır. Diktatörü devirmiş ama diktatörlüğün temsil ettiği sınıf iktidarının kompozisyonu ve yapılanmasında henüz fazla bir değişiklik yaratamamıştır. Fakat işin bu yönünün de varlığı, “Arap dünyasındaki sayılı istikrar adalarından biri” olarak gösterilen bir ülkede beklenmedik bir biçimde patlak veren o görkemli halk isyanını, “devrimci gerçekçilik” adına buz gibi soğuk bir tutumla karşılamayı mı gerektirir? Bu nasıl bir “devrimcilik”tir?..

Aynı şey, 30 yıldan beri tam da o diktatörlerin zorbalığı sayesinde uygulanan neoliberal ekonomi politikaları ve toplum mühendisliğinin yıllar içinde derinleştirdiği tepki birikimi temelinde patlak veren bu isyanları, “neoliberal kapitalizmin doğal gelişimi içinde ortaya çıkıp sistemin kendini güçlendirecek tarzda yenilemesine yol açacak, bu anlamda -daha baştan- burjuvazi tarafından denetim altına alınıp soğurulmaya mahkum gelişmeler” olarak yorumlayan sinsi neoliberalizm pazarlamacılığı açısından da geçerlidir. Yığınların yıllardan beri sopa zoruyla uygulanan bir sisteme karşı başkaldırısını dahi, daha işin başında, “sistemin kendini yenileyerek tahkim etme firsatı” şeklinde yorumlayabilmek için, “o büyük gün”ün gelişini kollarını kavuşturmuş olarak bekleyen iflah olmaz bir kendiliğindenciliğin de ötesine geçerek devrimcilikten büsbütün vazgeçmiş olmak gerekir.

Tunus ve Mısır‘daki halk ayaklanmaları, güçlü ve zayıf yönleriyle bir dizi dersi içlerinde taşıyorlar. Zayıflıklarının başında da, sonuna kadar gitmeye kararlı devrimci bir önderlik ve örgütlülükten yoksun olmaları geliyor. Bu çıplak gözle bile görülebilecek kadar açık ve ortada olan bir gerçek. Fakat işçi sınıfına ve emekçi kitlelere “devrimci öncülük” iddiasını taşıyan samimi ve dürüst bir devrimcilik, bu tür süreçlerle ilişki kurarken görünenlerin tespitiyle yetinemez. Burada asıl önemli olan, bunlardan hangi derslerin alındığıdır.

Zaten Tunus ya da Mısır‘da ne yasandığının, neden yaşandığının ve nasıl yaşandığının devrimci bir perspektifle mi yoksa burjuvazi ve kapitalizmin üstünlükleri yönünden mi okunduğu konusu, olguların yorumlanması meselesi olmaktan çok çıkartılan ’sonuçlar’ açısından önemlidir. Devrimci bir perspektif, neoliberal sömürü ve soygun politikalarının keskinleştirdiği çelişkilerin Tunus ve ardından Mısır’da olduğu gibi bugüne kadar neredeyse her gün rastlanan, artık kanıksanmış, sıradanlaşmış bir olayın bile bir anda nasıl “beklenmedik” toplumsal patlamalara dönüşebileceği gerçeğini bir kez daha görür. Buna bağlı olarak, böylesi “ani” patlamalara her an için hazır olma sorumluluğunu daha derinlemesine duyumsar. Ve bu hazırlığın, sınıfa ve kitlelere oturulan yerden öğüt verme, akıl satma, çözümlemeyle sınırlı kalmayan, örgütsel, pratik, askeri ve entelektüel çok yönlü bir hazırlık olması gerektiğini hatırlar.

Nitekim ne Tunus ne de Mısır’daki kitle isyanları, “beklenmedik” patlamalar gibi görünseler de durgun gökte çakan şimşek misali bir çırpıda olgunlaşıp ortaya çıkmış değillerdir. Her ikisinin arkasında da uzun bir tarihsel birikim vardır. Ve her ikisinin ayak sesleri de aslında yakın geçmişte duyulmuştu. Tunus İşçileri Komünist Partisi Sözcüsü Hamma Hammami, bunu, “2008′de maden havzasındaki bölgesel direnişten beri bu ayaklanmayı bekliyorduk” sözleriyle ifade ediyor. Fakat hemen ardından da, “Elbette, bu devrimin ne zaman başlayacağını, kimin bu devrimin fitili veya kıvılcımı olacağını bilemezdik” diye de ekliyor. Mısır’daki ayak seslerinin ilkini ise, 70 büyük işletmeyi saran 1998 grevleri ile yoksul köylülerin isyanları oluşturuyor. Tekstil işçilerinin 2007 Nisanı’nda Mahalla’da başlattıkları grevin etkileri ise hala canlılığını koruyor.

Burada yatan ders açık: İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinde geleceğin nasıl yasanacağı, bir bakıma da bugünün nasıl yaşandığına bağlı. Üzerine gidilmesi elbetteki şart olan bütün zayıflık ve yetersizliklerine karşın bugün yaşanan her eylem ve direniş, aynı zamanda yarını mayalandıran adımlar; birbirine eklemlenip üst üste yığışarak yarının büyük kapışmalarına giden yolu açan ön çatışmalar. Onun için, lafta kalmayan devrimci bir öncülük iddiası, bir dönemin kapanıp yenisinin açılmakta olduğu tarihsel gerçeğini de gözönüne alarak, bunlarla her şeyden önce bu perspektifle ilişkilenmek zorunda.

Tunus ve Mısır‘daki isyanların coşkusunu damarlarında hissedip onları devrimci bir tarzda yorumlamanın yolu, öncelikle buradan geçiyor.

[Alınteri‘nin 12. sayısının başyazısıdır]

Daha fazlası

İlgili

Close