MAKALELERManşet

‘Felsefeyi Savunmak’

‘Tutarlı materyalizm diyalektik materyalizmdir’

Ege Deniz

‘Dünyayı değiştirmek’ iddiasının hakkı ancak bunun gerektirdiği bir teori ve pratiğin sahibi olunarak verilebilir. Bu ise ancak tutarlı materyalist bir bakış açısıyla mümkün hale gelir.

Günümüzde ‘dünyayı değiştirmek’ iddiasında olduğunu söyleyen birey ve gruplarda -ne yazık ki- yaygın olan yüzeysel-olgucu (ya da pozitivist) bilinç, materyalist teori ve eylem klavuzunu kuşanmanın ne denli önemli olduğunu mücadele pratiği içerisinde sürekli karşımıza çıkarıyor.

Bu nedenle, 50’lerin sonunda kaleme alınmış bir felsefi çalışma dolayımıyla, dünyayı değiştirecek materyalist bakış açısının ne olduğu üzerine bir kez daha konuşmak istiyoruz.

Maurice Cornforth’un, Tonguç Ok’un Türkçe çevirisiyle 2007 Eylül’ünde Evrensel tarafından yayınlanmış „Pozitivizme ve pragmatizme karşı felsefeyi savunmak“ adlı kitabı, „tutarlı materyalizmin diyalektik materyalizm olduğu“ gerçeğini gözler önüne seren önemli bir çalışma.

„Dünyanın niteliğini, bizim onun içindeki yerimizi ve yazgımızı anlama çabası“ olarak felsefenin saflarında olunacaksa eğer bu ancak militan materyalizmin savunusu temelinde başarılabilir.

Bu açıdani Conforth’un bu çalışması, günümüzün burjuva „postmodern“ ve „belirsizlik“ felesefelerine karşı mücadelede de temel çıkış noktalarını sunuyor.

Pozitivizme ve pragmatizme karşı felsefeyi savunmak

Cornforth, pozitivizme ve onun bir türü olarak pragmatizme karşı genelde bilim olarak felsefeyi özelde diyalektik materyalizm savunusu yapıyor eserinde. Zaten yazara göre bu ikisi, Marks ve engels’in diyalektik materyalist yöntem, bulgulamasıyla bir ve aynı şey haline gelmiştir.

Neden “Felsefeyi Savunmak”? Cornforth bunu hemen Giriş’te açıklıyor:

“..Marksist felsefe, felsefenin gelişimi konusunda en doğru yolu izler. Felsefe ancak insanlığın kurtuluşu kavaramına hizmet ederek gelişebilir. O, kapitalizmin yozlaşmış felsefe okullarının tersine, geçmişin felsefesindeki bütün en iyilerin haklı mirasçısı, ardılıdır.

Bu kitaba ‘Felsefeyi savınmak’ ismini vermemin nedeni budur. Son nefesini vermekte olan kapitalizm hayatta kalmak için çırpınırken bütün insani değerlere saldırıyor ve biz onları savunmak durumundayız. Felsefeyi savunmak ve ilerletmek artık sosyalist felsefeyi, diğer bir deyişle diyalektik materyalizmi savunmaktır; tıpkı, gerçekten de genelde insanlık kültürünün savunulmasının artık sosyalist kültürün savunulması olması gibi.” (Sf: 28-29)

Bu, Cornforth’un felsefenin ne olduğunu ve görevini tanımlayış biçimine uygundur:

“Felsefe, dünyanın niteliğini, bizim onun içindeki yerimizi ve yazgımızı anlama çabasıdır. Felsefecilerin görevi daima bu alayışı zenginleştirmek ve sonuçlarını genelleştirmek olmuştur.” (Sf: 60)

“Pozitivizme karşı çıkarken felsefenin klasik amacını yeniden vurgulamak gerekir. Ancak yeni felsefi sistemler geliştirmek anlamında değil. Bunların zamanı geçti. Artık bilimlerin üstünde duran ve görgül bilimsel incelemelerden çıkarılan ilkelerden farklı bir temele üzerinde evrensel bir dünya sistemi kuracağını iddia eden bir felsefeye yer yoktur.

Felsefeden beklenen şunlardır: İlkelerini ve ulaştığı sonuçları bilimin kendisinden elde etmeli; bilimlerin bir genellemesi olması, bilime dayanmalı ve bilim ilerledikçe sürekli olarak geliştirilmeli; ve aynı zamanda kendisi de bilimin elinde bir silah olmalı, bilimsel araştırma stratejisine ve bilimsel teorinin formüle edilmesinde yol gösteren bir yöntem haline gelmelidir.” (Sf: 61)

Tüm sınıfları ortadan kaldıracak teori ve pratiğin klavuzu

Felsefe, gerçek bilimsel muhtevasına ve biçimine diyalektik materyalizm ile birlikte kavuşmuştur. Diyalektik materyalizm, sömürücü sınıflara karşı tüm insanlığı kucaklayan ve onun bugün ve gelecekteki ihtiyaçlarına yanıt verebilecek bir dünya görüşünü temsil eder. Çünkü o tüm sınıfları ortadan kaldıracak teori ve pratiğin kılavuzudur.

“İşçi sınıfı bakış açısının, bu nedenle, şeyleri oldukları biçimiyle mazur gösteren hiçbir felsefi sisteme, hiçbir ilkeye ihtiyacı yoktur. O, dünyadaki her şeyin gerçek hareketini ve değişimin -varoluşu, gelişimi ve yok oluşu- doğru olarak yansıtan fikirlere ihtiyaç duyar. Ve bu fikirlerin geliştirilmesi için gerekli ilke ve yöntemleri oluşturmuştur.” (Sf: 93)

Bu çok önemli çalışma konusunun hakkını veriyor. Yarım yüzyılı aşkındır Marksizmin ‘içerden’ ve ‘dışardan’, özellikle de burjuva gerici felsefenin saldırıları altında ve onun bütünselliğinin “marksistlerce” “unutulması” sonucunda parçalandığı; üstelik Marksist felsefenin büyük ölçüde ihmal edildiği düşünülüdüğünde, tarihsel kopukluğun giderilmesi açısından önemli bir dayanak sunduğu için bu çalışmanın değeri ayrıca artıyor. Buna, günümüz postmodern koşullarında hem felsefeyi idealizmin saldırıları karşısında materyalizmin mevzilerinde sağlamca durabilmek hem de günümüz dünyasını belirli bir bütünlük içinde kavrayıp açıklayabilmek açısında felsefenin özel bir önem kazanmış olduğunu da eklemeliyiz. Her ne kadar pozitivizmi karşıya alıyor görüntüsü veriyor olsa da postmodernizm ve belirsizlik felsefelerinin onun cephaneleğinden sonuna kadar yararlandığını da belirtelim.

Kitapta pozitivizmin hedefe çakılmış olması bir raslantı değildir:

“Kapitalizmin son aşamasına -tekelci emperyalizm aşamasına- ulaştığı, bütün çelişkileri yoğunlaştığı ve çözümsüz bir genel bunalımın içine girdiği için felsefesi de daha karmaşık, daha soyut, daha uzmanlık gerektirir olmuştur.

Üstelik aynı zamanda, hepsinden ziyade bir akım doruğa çıkmıştır; bu akım felsefe aracılığıyla dünyayı ve bizim onun içindeki yerimizi anlamaya çalışan her türlü bakış açısından uzaklaşarak dünyanın bilinemez olduğunu, bizim kavrama yetimizi aşan gizemli gözlerin arenası olduğunu söyler. İnsan bilincini ve eylemini nasıl daha ileri götüreceğimiz akıllarından bile geçirmeyen felsefeler, insan bilincinin ve insan eyleminin kaçınılmaz sınırlılığını açıklamaya koyulmuşlardır.

Felsefede gerçek bir yozlaşma süreci yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Felsefe alabildiğine uzmanlık gerektiren, halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti haline gelmiş; insanlığın kurtuluşunu amaçlayan değil,varolan toplumsal düzeni savunan bir güç olmuştur.” (26-27)

Felsefenin sınıfsal karakteri

Kapitalist felsefenin bütün bu özelliklerini sergileyen pozitivizm, burjuva felsefesinde büyük bir kırılmayı ve koyu bir gericiliği ve irrasyonalizmi temsil etmektedir. Klasik metafizik ve idealizm akımlarına karşı olduğunu, “akıl ve bilim adına” konuştuğunu ilan edip ve fakat “akıl ve bilimden vazgeçme”siyle ise burjuvazinin elinde sanıldığından etkili bir silah olmuştur. Bu yüzden Cornforth, “ne idealist ne materyalist olma” kılıfı altındaki pozitivizmin gerçek niteliğini açığa çıkarmanın onu teşhir etmenin son derece önemli olduğuna haklı olarak vurgu yapmaktadır. Conforth şöyle sesleniyor:

“’Profesyonel’ felsefenin içinde bulunduğu durum nedeniyle birçok insan felsefenin ne işe yaradığını sormakta ve ona gereksinmeleri olmadığı sonucuna varmaktadır. Ne var ki bunun tek bir anlamı vardır; o da, felsefi öğretileri en ufak kırıntılarına varıncayakadar hiç sorgulamadan kabul etmektir. Buna değer vermediklerini sandıkları felsefecilerin öğretileri de dahildir. Bu felsefeciler, onlar bunu farketmeden, kafalarının içine girerler.” (Sf: 27)

Çünkü felsefeyle hiç ilgilenemseler de herkes ondan; onun okulda, basında, kilisede, radyoda veya sinemada, medyada, karşılarına çıkan türevlerinden etkilenirler. Felsefeyi hor görmek, ona gereksinim olmadığını düşünmek, kapitalist felsefeyi eleştirmeden kabul etmek ve kullanmak demektir.

Kitabın yazıldığı dönemin özellikleri ve o dönemki Marksist çevrelerde günümüze kıyasla daha yüksek teorik donanımların varlığı göz önüne alınırsa ve günümüzde devrimci hareketlerdeki felsefeye uzak durma halinin devam ettiği düşünülürse bu belirlemenin güncelliğini fazlasıyla koruduğunu söylemek durumundayız.

Tüm kitap boyunca felsefeye ve bilime tutarlı diyalektik materyalist bakış açısıyla yaklaşılıyor ve felsefenin sınıfsal niteliği özenle belirtiliyor. Pozitivist-olgucu-pragmatist felsefi akımların üzerindeki “maddeci” “bilimci” (hepsi değilse de bazı türleri özellikle bu kılıkla görünürler) örtü kaldırılarak onların gerici sınıf karakteri ve metafizisel idealist özleri tüm çıplaklıklığyla ortya seriliyor; her adımda gerçek nitelikleri tüm öğeleriyle deşifre edilerek hepsinin karşısına diyalektik materyalizmin bilimsel felsefesi çıkarılıyor. Cornforth, “mantıksal pozitivizm” “anlambilim” “pragmatizm” vb. Her birini ayrı ayrı (aralarındaki devamlılığı da göstererek) ele alıp bunların birbirleriyle olan tarihsel sınıfsal ilişkilerini emperyalist-kapitalist düzenin savunulmasında nasıl iyi birer müttefik olduklarını, hepsinde ortak bir özellik olan diyalektik materyalizm düşmanlığını kapsamlı ve derin çözümlemelerle gösteriyor. Diyalektik materyalizme ise ayrı bir bölüm açarak burada onun ne olduğuyla ilgili ve temel özelliklerini sıralayan bütünlüklü bir sunumunu yapıyor.

Pozitivist-olgucu ve onun bir türü olarak pragmatist anlayışlar “metafizik”e karşı çıktıklarını söylerler ve bu arada özelde diyalektik materyalizmi genelde Marksizmi “metafizik”le damgalamaı pek severler. Diyalektik materyalizmi metafiziksel felsefi sistemleri “metafizik” ortak paydasında buluşturmakla kalmayıp diyalektik materyalizmi mekanizmin bakış açısıyla özdeşleştirirler.

Tutarlı materyalizm diyalektik materyalizmdir

Cornforth tüm bu ve benzeri yanılsma yaratan görüşlerin gerçek içeriğinin ve hedefinin (çünkü onlar materyalizme düşmandır) ne olduğunu zekice çözümlemelerle deşifre ettiği gibi; ussal bir felsefenin hiç de metafizike ya da herhangi bir sistem kurmaya gereksinimi olmadığını, tam tersine, tutarlı materyalist olunabilmesi için metafizike tam karşıt olarak diyalektik düşünce biçiminin olmazsa olmaz olduğunu gözler önüne seriyor. O bu konuyla ilgili diğer şeylerin yanı sıra şunları söylüyor:

“Deneyime ve bilimlerin ulaştığı sonuçlara dayanan, deneyim ve bilimlerin ışığında doğrulamaya çelıştığımız ve düzeltmeye hazır olduğumuz geniş felsefi genellemelerle bilime ve deneyime dayanmayan, doğmatik, kurgusal ve a priori (önsel) genellemeler arasındaki fark. Doğrudur, Aristo ‘ilk felsefe’yi tanımladığında bu tür bir ayrım yapmadı. Ancak aradan geçen iki bin yılda bilim bugün için çok önemli olan bu ayrımı yaptı.

‘Metafizik’ kavramının dünyanın niteliği hakkındaki her genelleme çabasını kapsayacak şekilde kullanılması çağdaş felsefe açısından yararlı olmayacaktır. Bu hem bulanık hem de yanıltıcıdır. Aslında bu yanılsama, pozitivist bilgi teorisini ve pozitivist bilim yorumunu benimsemek istemeyen herkesi “metafizikçi” olarak damgalamak için uydurulmuş bir sözcük oyunu, basmakalıp bir etikettir. Bilimsel bir değeri ve yararı olan felsefi genellemelerle öyle olmayanlar arasında ayrım yapma konusunda tamamen başarısız kalır. “Metafizik” kavramı eleştiri konusu edilecekse eğer, onu ikinci tür (bilimsel olmayan) genellemeleri adlandırmak için kullanmak en doğrusudur.” (Sf: 131)

Metafiziksel felsefi sitemlere karşı olduklarını her fırsatta ilan eden pozitivistlerin bizzat kendilerinin birer metafizik olduklarını (Kant da vakti zamanında Hume’un etkisiyle metafizik uykusundan uyandığını söylemişti; oysa o da kendi metafizikini kurmuştu) çok güzel açıklayan Cornforth, bunların idealizmi nasıl içeriye buyur ettiklerinide gözler önüne seriyor. Aralarında bilinçli olarak metafizik ile materyalizmi aynı şey gibi göstermeye çalışmış olanları değil yalnızca, metafiziksel sistemlere tepki geliştiren burjuva dar kafalıların istisnasız hepsinin kaçınılmaz akıbetidir bu.

Cornforth ayrıca, “mekanizm”in ya da daha genel olarak söylersek diyalektik olmayan her türlü “materyalizm”in artık tümüyle idealizm saflarına geçtiğini de tespit ediyor. Mekanik ya da kaba materyalizmin geçmişte ilerici ve materyalist karakterini az-çok koruyabildiği bir dönem olmuştu. Ne varki daha sonra, özellikle tekelci kapitalizme geçişle birlikte diyalektik olmadan materyalizmin metafizik kurmakla sonuçlanacağı, materyalist olunmadan diyalketiğin idealizme saplanacağı ortaya çıkmıştır. Tutarlı materyalizm diyalektik materyalizmdir.

Materyalist bilgi teorisi

Felsefe, bilim, teknoloji vb. nin birbirleriyle olan karşılıklı etkilerini ve bunlarla ekonomik toplumsal ilişkiler arasındaki (ikincilerden birincilere doğru olan) belirleme/sınırlama ilişkileri gibi daha pek çok yönden oldukça iyi çözümlemelerin olduğu kitapta, hem diyalektik materyalist felsefi kavrayış açısından hem de onun, her çeşidiyle metafizik idealist felsefelerle olan ayrımının kavranması açısından büyük öneme sahip bilgi teorisi konusunda özlü bir bölüm açıyor; oradan aktaralım:

“Burjuva felsefesinde bilginin temelleriyle ilgili iki karşıt düşünce biçimi vardır. Bir taraftan bilginin temelleri olarak “doğuştan gelen düşünceler”in, “ölümsüz gerçekler”le ilgili sezilerin, apaçık “yapay önermeler”in, a prio (önsel) “ilk ilkeler”in önemini vurgulayan görüşler; diğer taraftan, her türlü bilginin bireysel duyusal algılara dayandığını söyleyen çeşitli görgücü görüşler…” (Sf: 99-100)

“Burjuva bilgi teorisinin iki karşıt türü de bilginin kaynağını duyularda veya düşüncelerde görürler; ve bireysel deneyimin bu yanlarını içinden çıktıkları insan etkinliğinin gerçek maddi sürecinden soyutlarlar. Oysa buna karşın diyalektik materyalizm, bilgiyi gerçekte doğup geliştiği yerde, insanların toplumsal varlıkları ve birbirleriyle ve doğayla olan etkileşimleri temelinde inceler.

Diyalektik materyalist bilgi teorisi, bilgiyi burjuva felsefesine özgü soyut bir tarzda ele alan bağını koparır. Lenin’in dediği gibi, o ‘konuyu tarihsel olarak ele alır, bilginin könenini ve gelişimini, bilgisizlikten bilgiye geçişi inceler.’” (101)

Bilgilerimiz de tıpkı dilin kendisi gibi toplumsaldır. Maddi üretim süreciyle koşullarımız belirli bir nitelik verilmiş toplumsal etkinliğin sonucunda ortaya çıkarlar. Bunun gibi, genel olarak düşünce özelde felsefi düşünce ve kavramlar da toplumsaldır ve tarihseldirler. Maddenin en yüksek hareket biçimi olarak düşünce bu maddi kökeninden ayrılamayacağı gibi, birbirinden oldukça farklı olan düşünce biçimlerinin niteliği de her çağa özgü olan toplumsal maddi üretim koşullarından soyutlanarak açıklanamaz. Bu konuda Cornforth’un çarpıcı bir pasajı var:

“Dünya, insan tarafından düşünce biçimlerine dönüştürülür. Dünyanın bu kavramsal yeniden üretiminin temelleri ise insan emeğinin ve emek sürecinden kaynaklanan toplumsal ilişkilerin niteliğine dayanır; emek sürecinin ortaya koyduğu sorunlar onun başlangıcını oluşturur.” (Sf: 219)

Elbette tarihte felsefi düşünce ve kavramlar insanoğlunun beyninde ve onun ürünü olarak bir kez ortaya çıktıktan sonra, düşünce sürecinin diyalektik yasalarına uygun olarak, sırası geldiğinde kendi hareketini başlatıyor ve toplumsal işbölümünün kaçınılmaz sonucunda tek tek bireyler olarak filozofların düşünceleri üzerinden, bunların birbirleri arasındaki etkileşimler, fikirsel mücadeleler, eleştiriler yoluyla sonraki dönemlere taşınıyorlar. Üstelik bu Lenin’in tespit ettiği gibi kronolojik sırayı da izlemiyor her zaman. Ne var ki felsefi düşünceler son tahlilde, toplumsal üretimin koşullarının belirlediği insanların geçimlerini sağlama tarzının çizdiği sınırlarda kendi hareketini gerçekleştirirler. Ve Conforth’un Engels’ten aktararak söylediği gibi, ekonomik gelişme, felsefi görüşleri esas olarak ekonomik gelişme temelinde gerçekleşen politik, hukuki ve moral gelişme yoluyla belirliyor. Her tarihsel dönemde, belirli toplumsal üretim ilişkilerinin koşulladığı maddi yaşam biçimine uygun düşünce biçimleri gelişiyor.

Tekrarlarsak; diyalektik materyalist bilgi teorisine göre bilgi ve onun niteliği sadece diyalektik olarak değil onun kendi tarihsel gelişme süreci içerisinde ve insanların toplumsal etkinlikleri, eylemleri, birbirleriyle ve doğayla ilişkileri temelinde anlaşılabilir ancak. Bilginin salt aklın içinde olup biten bir şey olarak görülmesi, onu maddi dünyadan ve insanların somut toplumsal etkinliklerinden soyutlandırılmış biçimde ele alan metafizik idealist bakış açılarındaki yanılsamalı düşünce biçiminden ötürüdür. Bunun nedeni, Cornforth’u da belirttiği gibi, şimdiye kadar toplumların sınıflara bölünmüş olması ve maddi dünyanın egemen sınıfın ideolojisi çerçevesinde kendi sınıf konumuna uygun olarak çarpıtılmış yansımasıdır. Düşünceyi dışımızdaki nesnel gerçekliğin yansıması olarak ele alan materyalist diyalektik, toplumsal bir ürün olarak gerçek bilginin, insanların doğayı değiştirdikleri, bunu yaparken kendilerini de değiştirdikleri toplumsal maddi üretim sürecinde doğayla girdikleri etkin ilişkiler aracılığıyla nasıl edinildiğini kavrayıp açıklama gücünde olan tek felsefi anlayıştır.

Maddi dünya ve birinden diğerine (basitten karmaşığa) sıçramalarla ilerleyen maddesel hareketin bu gelişiminin sonucunda bir noktada ortaya çıkmış olan insan toplumları tek bir doğa tarihi içinde yer alırlar. Diyalektik materyalist görüş toplumların gelişimini de doğal bir süreç olarak ele alır. İnsan doğanın bir parçasıdır ve fakat onu ve kendisini değiştiren bir parçasıdır. Peki böcekler, kuşlar, ağaçlar da doğayı değiştirmiyorlar mı? Evet ama arada esaslı bir fark vardır. Ellerin serbest kalmasıyla alet yapıp emek sürecini gerçeklşetiren, ellerin bu şekilde işlevli hale gelmesiyle serbest kalan beynine düşünme yetisi kazandırmasıyla zihnindek, tasarımlarla emek sürecine giren insanların toplumsal etkinliğidir söz konusu temel ayrımı oluşturan. Doğanın geri kalan varlıkları onun “kör yasaları”na boyun eğmek durumunda kalırlarken insanoğlu bu yasaları (ister bilincinde olsun ister tam olarak farkında olmasın) emek süreci yoluyla keşfettiği oranda toplumsal etkinliğine bilinçli bir karakter verebilir ve böylece doğayı da dönüştürmüş olur. Bu şekilde doğayla ilişkiye giren insanlar kendi dışındaki maddi dünyanın düşüncedeki yansıması olan bilgilerini aşama aşama artırır. Toplumsal işbölümünün giderek karmaşıklaşmasıyla birlikte bu süreç çok karmaşık ilişkiler çerçevesinde gerçekleşir. Bilginin temelinde bu süreç yer alır ve bilgisizlikten bilgiye doğru, pratikte sınanmayla daha kesin bilgilere doğru ilerlenir.

Böylece diyalektik materyalizm hiçbir gerçek bilginin mutlak olmadığını, ancak geçici ve toplum olarak örgütlenmiş çeşitli etkinliklerde bulunan insanların içinde yaşadığı somut maddi koşularla sınırlandırılmış olduğunu ve fakat bilginin sınırlarının da mutlak olmadığını, her gelişme aşamasında sınırların sürekli olarak genişlediğini ve bilginin giderek nesnel gerçeklikle olan uyumunun daha tam hale geldiğini bilir. Cornforth bütü bunları özlü biçimde ortaya koyuyor ve ekliyor:

“Bilgi için mutlak sınırlar, bilinmeyen kendinde şeyler, evrenle ilgili muammalar ve sırlar, ilk olarak ilke olarak bilinemeyecek ve açıklanamayacak hiçbir şey yoktur. Diyalektik materyalizmin son derece cesur ve iyimser inancı budur. Bilimin gereksinimlerini böyle bir bilgi teorisi karşılar.” (Sf: 103)

Gelecekte insanoğlunun maddi dünyayı ve onunla beraber kendini dönüştürmeyi başardığı ölçüde, bilimin özgürce geliştirilmesinin önündeki engeller bir bir aşılacaktır. Sırası gelmişken ekleyelim; kendisini de ortadan kaldırarak tüm sınıfları ortadan kaldırmaya ve bunu yapmanın bilincini kazanmaya muktedir biricik sınıf proletaryanın hareketinin teori ve pratiği bunu nihai olarak başarabilir ancak. Çünkü maddi dünyayı olduğu gibi kavramak ve onun yasalarını keşfedip bunları bilinçli bçimde uygulayarak toplumu ve tarihi değiştirmek onun sınıf çıkarınadır. Onun militan materyalizmi diyalektik materyalizm dışında hiçbir felsefi anlayışın öne süremediği ve asla kavrayamayacağı Marks’ın ünlü 11. tezinde bu en özlü ifadesini bulmuştur.

Tekelci kapitalizmin felsefesi olarak pragmatizm

Conforth, onun öznel idealist niteliğini açığa çıkararak mahkum ettiği pragmatizme geniş bir bölüm ayırarak ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Çünkü tıpkı genel olarak pozitivizmin doğa bilimlerini, deney ve gözlemi kabul etmesi (metafizike düşman kesildiği için?!) gibi, pozitivizmin bir türü olarak pragmatizm de bilginin ve düşüncenin insanın eyleminden, doğayla olan etkileşiminden ayrı düşünülemeyeceğini söyler! İnsan pratiğinden kopuk bir biçimde bilgi, düşünce, kavramlar üzerinde bunlar salt aklın içinde olup bitiyormuş gibi ele alan felsefi tartışmalara girmeyi yanlış (yararsız) bulur! Ne var ki, Conforth’un da gösterdiği gibi, bu anlayış pragmatizmi öznel idealizme saplanmaktan kurtarmaya yetmemektedir. Çünkü o, düşüncenin bizim dıiımızdaki nesnel gerçeklikle uyumlu niteliğini ve onu yansıtığıı yadsır; üstelik “fikirlerin nakit-değeri daha fazla kazanç sağlayan” sonuçlara yol açıyorsa bunların “doğru” fikirler olduğunu söyleyerek bilim ve felsefenin alanını geleneksel pozitivizm de dahil tüm felsefi akımlara kıyasla son derece daraltır. Yararcı pratiğe onca vurgu yapmasına karşın ve aslında tam da bundan dolayı pragmatizmin öznel idealizmini Cornforth kitabında çıplak biçimde ortaya seriyor.

Conforth, ABD’de ortaya çıkan ve esas olarak orada köklenip yaygınlık kazanan, Amerikan burjuva düşüncenin sığlığını, köksüzlüğünü göstermesi kadar Amerikan tekellerinin emperyalist yayılmacalığına, saldırganlığına felsefi bir dayanak oluşturan pragmatizmin tekelci kapitalist karakteri üzerinde uzun uzadıya duruyor kitabında. Aynı zamanda, yozlaşmış bir sınıfın çürümüş felsefesi olan pragmatizmin sosyalizm düşmanı karakterini gösteriyor.

Pozitivist-olgucu düşüncelere karşı mücadelenin artan önemi

Militan materyalizmin diliyle kaleme alınmış bu kitabın, kendi dönemiyle sınırlı ya da “eskimiş” bir içeriğe sahip olduğu düşünülmemeli. Tam tersine. Pozitivist burjuva felsefeleri postmodern kılıflar altında geriye doğru bir sıçrama daha yapmış ve bugün onu eski biçimiyle savunan pek kimse kalmamış olsa da, pozitivist kırıntılar toplumsal yaşamı birçok alanda olduğu gibi doğa bilimleri alanında da kökleşmiş etkilerini sürdürmekte, metafizik idealist görüşlere ve günümüzün belirsizlik felsefesinin cephaneleğinde bir silah olarak kullanılmaya devam etmektedir. Bizim gibi ülkelerde ise daha “uluslaşma” sürecinin başında yerleşmiş bir burjuva düşünüş biçimi olarak ayrı bir öneme sahiptir.

Pozitivizm, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlamak üzere ülkeye “ilerici” burjuva hareketin ideolojisi ve felsefesi olarak -Osmanlıya özgü biçimde- Avrupa’dan devşirilmiştir. Ayırdedici olan şu ki, pozitivizm Avrupa’da burjuvazinin gericileştiği dönemde burjuva toplum düzenini korumanın ve proletarya hareketini ezerek ilerlemenin felsefesi olarak ortaya çıkmışken, bu felsefe Osmanlı burjuva aydınları tarafından “ilericilik” maskesiyle oradan alınmıştır.

Pozitivizm, devletin resmi ideolojisine, eğitim kurumlarına sinmiştir. Buna, devrimci saflardaki sınıf bakış açısıyla felsefeyle ilgilenmekten büyük ölçüde uzak duran bir eğilimin varlığı da eklenince, pozitivist görüşlere karşı mücadelenin önemi bir kat daha artmaktadır. Üstelik, islamcı iktidarların “kindar ve dindar nesiller yetiştirme” yönünde yaptığı ataklar; eğitimden genel kültüre, günlük düşünce ve davranışlardan yaşamın hemen her alanında toplumda yaratılan geriye doğru kırılmalar, ilerici ve devrimci kamuoyu saflarında pozitivizmin düşünsel bir sığınak olarak işlev görmesi tehlikesini arttırmıştır.

Etiketler
Daha fazlası
Close