GÜNCELİŞÇİ SINIFI

Katliamın 10. yılında (I)

19 Aralık 2000’de, 20 cezaevine aynı anda yapılan saldırı, o güne kadar yapılanların en büyüğü, en dehşet verici olanıydı

Katliamın 10. yılında (I)

Katliamın 10. yılında başlattığımız bu dizide; Türkiye’de cezaevleri gerçeğini dünya kamuoyuna duyurmak amacıyla 2004 yılında Londra‘da yapılan Avrupa Sosyal Forumu‘nda sunulmak üzere kaleme alınmış “Kara Kitap” broşüründen belli bölümlere, bazıları ÖO’da ölümsüzleşen TİKB tutsaklarının ağzından 19 Aralık günüyle izleyen ilk günlerde F tiplerinde yaşananlara dair tanıklıklara ve TDH’nin tarihinde tayin edici bir dönüm noktası olduğu halde genel sahiplenme ve ajitasyon dışında kapsamlı, dürüst ve cesur bir muhasebesinden ısrarla kaçılan Ölüm Orucu Direnişi‘ne dair belgelere dayalı bir değerlendirmeye yer vereceğiz.

***

Cezaevleri ve cezaevleri gerçeği

Tarihsel bir baskı ve zor aygıtı olarak cezaevlerinin gelişimi, burjuva devletin gelişimi ve kurumlaşmasıyla paraleldir.

Cezaevleri, tarihin her döneminde bir baskı ve yok etme aracı olarak kullanılmıştır. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ‘modern’ cezaevlerinin 200 yıllık tarihinde, şiddetin daha ‘ince’ fakat katmerli uygulanışını görürüz. Dünyanın hiçbir yerinde özde bir farklılık içermeyen “kapatma” yoluyla cezalandırma, son 20-30 yıldır tecrit ve izolasyon yoluyla, sadece fiziken değil ruhsal olarak da zamana yayılmış bir tarzda yok etme yöntemleri üzerinde yoğunlaştı.

Özel beyin yıkama programlarının uygulandığı tecrit hücreleri Türkiye’den önce ABD ve AB ülkelerinde yaşama geçirildi. Dünya kamuouyu bu uygulamaların sonuçlarını Ulrike Meinhof‘lardan, Boby Sands‘lerden biliyor. Türkiye’de F Tipi cezaevlerinin uygulayıcılarından olan, dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami TÜRK, “F tipi cezaevi modelini Almanya‘dan aldık” diyordu.

ABD‘de 30 yıldır cezaevleri uzmanı olarak çalışan Melda TÜRKER, “F tipi mimari modeli Pensilvanya modelinde olduğu gibi yatılan yerlerdeki mahkum sayısını kısıtlamak ve onların birbirlerini etkilemelerine engel olma yoluyla cezaevinde kontrolü hedeflemekle beraber, Pensilvanya modelindeki katı ve mutlak izolasyonu getirmemiştir. Mahkumların yatırıldığı yerler üç kişilik ve tek kişilik odalar olarak düzenlenmiş olup, tek kişilik odalar, diğer mahkumların volta atabileceği bir havalandırmaya bakan hücrelerdir; oysaki Pensilvanya modelinde bütün hücreler tek kişilikti ve yatanların birbirlerini görme ve işitme imkanları yoktu” diyor. Melda TÜRKER’in “tam olarak aynısı yapılmadı” dediği Pensilvanya modeli, bugün D tipi yüksek güvenlikle cezaevleriyle hayata geçirilmiştir.

İşkence ve baskıdan tecrit ve izolasyona…

Siyasi karşıtlarına sistematik şiddet ve işkence uygulamak Türkiye’de bir devlet politikasıdır. Bu politika bazı dönemlerde, kelimenin tam anlamıyla dizginlerinden boşanır. Özellikle 1980 askeri faşist darbesinin ardından altıyüz bin kişi gözaltına alındı, işkenceli sorgulardan geçirildi ve binlercesi cezaevlerine tıkıldı. Sonraki yıllarda da cezaevleri hep işkence, saldırı ve katliamın adresi oldu. Fakat 19 Aralık 2000 tarihinde, Türkiye’nin 20 cezaevine aynı anda yapılan saldırı, o güne kadar yapılanların en büyüğü, en dehşet verici olanıydı. Tam techizatla donanmış faşist ordu, bu saldırıda her türlü savaş aracını kullandı. 19 Aralık Katliamı, bugün hala ne oldukları açıklanmayan kimyasal gazlar, yangın bombaları, zırh delici mermiler, gelişkin otomatik silahlar ve her türlü patlayıcının kullanıldığı bir katliamdı… Gaz, yangın, bomba ve kurşun yağmuru altında kalan devrimci tutsaklar, saldırıya tam 4 gün direndiler. Nazi toplama kamplarını aratmayan bir barbarlıkla 28 insanımızı oracıkta katlettiler. Yüzlerce tutsağı yaraladılar, bir o kadarı sakat kaldı. Saldırıdan sağ kurtulabilenler yarı baygın halde adına “F tipi” denilen izolasyon hücrelerine tıkıldılar.

Onlara bir sistem dayatıldı: Günlere ve yıllara yayılmış bir biçimde, fiziken ve ruhen çökerterek, çürüterek bir insan posası haline getirmeye çalışacak olan bir sistem. Sadece siyasi ideallerden, düşüncelerden, kimliklerden soyutlamakla kalmayıp, bu amaca ulaşabilmek için bedenleri ve ruhları da teslim almaya çalışan bir sistem. O sistemle ya işin başında hesaplaşacaktır ya da o sistem siyasi tutsakları alıp bir değirmen gibi öğütecek, bir insan posası gibi toplumun içine kusacaktır.

Fakat Türkiye cezaevleri tarihi, baskı ve işkencenin olduğu kadar direniş ve boyun eğmemenin de tarihidir.

Koyu bir karanlık, yalnızlaştırma, siyasi düşüncelerinden ve inançlarından soyundurma süreci işletilmeye başlandı. Teslim olunmadı, direnildi. Tüm cezaevleri Ölüm Oruçlarıyla dalgalandı. Bu direniş, tecrit ve izolasyonun kırılması içindi. Devrimci tutsakları politik düşüncelerinden, ideallerinden ve kimliklerinden baskı yoluyla, işkence ve yalnızlaştırma yoluyla uzaklaştırmaya çalışan faşist bir devletin saldırıları karşısında siyasi kimlikleri, kişililikleri, onur ve ütopyaları korumak için direnildi. 11 parti ve örgüt adına 2 bin komünist ve devrimci tutsak, yılları bulan bir Ölüm Orucu yaptı. Saldırıda yüzyirmiyedi kişi yaşamını yitirdi. Faşist devlet, öldüremediği devrimcilere zorla müdahale ederek sakat bıraktı. Bugün, adına Wernicke-Korsakoff denen ve hafıza yitimi anlamına gelen hastalık sonucu beşyüze yakın devrimci geçmişini hatırlayamaz ve tek başına hareket edemez durumda.

Gericiliğin her zaferi tarihsel yenilgiyle maluldür

Türkiye’de emperyalizmin devleti yeniden yapılandırma saldırısının bir ayağı olarak cezaevlerini gördü. Çünkü ülkemizde cezaevleri her zaman toplumun en aydınlık, en diri ve geleceği kucaklamaya en aday politik güçlerinin bulunduğu yerler olmuştur. Topluma gözdağı verme ve boyun eğdirmenin ilk basamağı cezaevlerinde sağlanacak zaferdi. Cezaevlerini teslim alarak yayacakları korku, çaresizlik duygusu, devletle başetmenin olanaksızlığı düşüncesi, toplumu paralize ederek dışardaki hücreleri de sağlamlaştıracaktı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, 19 Aralık saldırısından birkaç gün önce verdiği demeçte, “Cezaevleri sorunu çözülmeden IMF programı uygulanamaz” demişti. “İçerde dışarda hücreleri parçala!” sloganımız, saldırının ortak ve hepimize yönelik olduğunu gösterir.

Yüzyirmiyedi ölüme, belleğini yitirmiş beşyüzü aşkın direnişçiye, her gün sayımlarda dayak yiyen, ayakkabı aramasına karşı çıkan, ayda 3 kitaba talim eden, avukatları ve aileleriyle ancak kurallara uydukları koşullarda görüştürülen, onur kırıcı aramaya karşı çıktıkları için tedavileri engellenerek ölüme mahkum edilen siyasi tutsaklar için “F tipleri” yetmedi, 2003′te “D tipi” yüksek güvenlikli cezaevlerini devreye soktular.

İlki Diyarbakır’da açılan “D tipi” yüksek güvenlikli cezaevlerinin etrafı sıkı askeri kuşatma altına alınmıştır. 380 adet kamera bulunmaktadır. 80 televizyon etrafı sürekli olarak izlemektedir.

“D tipi” cezaevlerindeki hücreler yeraltındadır ve güneş görmez. Bu nedenle mezarlık ya da tabutluk olarak adlandırılmaktadır.

“D tipi” cezaevlerini yasayla da perçinlemeleri gerekiyordu. 2005′te yeni bir Ceza İnfaz Yasa Tasarısı hazırladılar. Bu tasarı, ABD ve AB tarzı hapsetmenin Türkiye’ye uyarlanmış ve ağırlaştırılmış biçimidir. Amaç her türlü eziyet ve işkencenin, zamana yayılmış sessizce yok etmenin toplumdan gizlenmesi için gerekli “yüksek güvenlik”in sağlanmasıdır.

Sistem böyle işliyor

Sömürü kanıksanmışsa yoksulluk kitleselleştirilir, yoksulluğa alışılmışsa sırada açlık vardır. İşkenceye alışılmışsa, sırada vahşet vardır.

Kimliksizleştirme sindirilirse, sıra kişiliksizleştirmeye gelir.

Ücretli köleliğe alışılmışsa, sıradaki köleliğin adı “esnek çalışma”dır.

Topluma örgütsüzlük kabul ettirilmişse sıra bireysel hücreleştirmededir. İçerde ve dışarda hücrelerin örülmesiyle toplumsal ve bireysel atomizasyon iç içe seyreder.

Hücre tipi cezaevi kabul ettirilince, mezarlık tipi infaz yasası devreye girer. Gün ışığından, doğal havadan yoksun bırakmanın, cezaevi aracı içindeki hücrelerde ve hatta tuvalette bile kamera ile izlemenin adı “yüksek güvenlik” olur.

Treatman hazmedilince kimliğe kefen giydirilir, adına “tek tip elbise” denir.

Asmayıp da beslemek” devletin yüceliğinin göstergesi sayılır ve buna kürek mahkumluğuna denk bir “zorunlu çalışma” cezası eklenir. Nazi toplama kamplarındaki gibi “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgürlüktür) olur.

Faşizmde sınır, sınıf mücadelesinde statüko yoktur.

Bu tehdit hepimizedir!

Dünyanın neresinde yaşanıyor olursa olsun cezaevlerinde uygulanan zulüm hepimizedir! Savunmasız tutsaklara reva görülen aşağılama, işkence ve “sessiz ölüm” uygulamaları büyük insanlık ailesinin onuruna yöneliktir. Et yığınına dönüştürülerek pelteleştirilmek istenen bizim beyinlerimiz ve direnme gücümüzdür. İnsanlık bu türden her utancı, dünyanın tüm lanetlileri yeteri kadar etkili bir biçimde ayağa kalkıp seslerini çıkarmadıkları için yaşıyor! Bizler kendi hücrelerimizden çıkmadıkça, bu sessizlik ve eylemsizlik sürdükçe Türkiye’dekiler de içinde olmak üzere dünyanın başka yerlerindeki cezaevlerinden yeni işkence ve ölüm haberleri gelecek!..

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Close