GÜNCEL

Referandum Paketinin şifreleri !

Referanduma sunulan paketin belli başlı noktalarından deşifrasyonu bile “Evet””Hayır” cenderesinin işçi ve emekçiler için nasıl bir anlam taşıdığının anlaşılması açısından yeterlidir.

Referanduma sunulan paketin belli başlı noktalarından deşifrasyonu bile “Evet””Hayır” cenderesinin işçi ve emekçiler için nasıl bir anlam taşıdığının anlaşılması açısından yeterlidir.

Pakette iki grup değişiklik var

boykotİşçi ve emekçilerin bilincini bulandırmakta kullanılan toplam 21 maddede değişiklik yapıldı. Bu değişiklikleri iki grupta toplayabiliriz. Birinci grup “demokratik açılım” demagojisine malzeme olarak hazırlanan maddelerden oluşuyor. Bu grupta, “Evet”çilerin 12 Eylül Anayasası‘na karşıymış gibi göstererek öne çıkardıkları, “ilerleme” saydıkları birkaç madde var. Bunların başında memurlara toplu sözleşme hakkı, genel grev ve çeşitli direniş yasaklarının kalktığı iddası, eşitlik, kişisel verilerin korunması, siyasi partilerin kapatılması, Yüksek Askeri Şura kararlarına karşı yargı yolunun açılması vb. geliyor.

Anayasa’da memurlara sendika yasağı yoktu. 51. Madde‘nin 5. Fıkrası‘nda “İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir” denilerek, memurların sendika hakkı kanuna bırakılıyor ve fiilen engelleniyordu. 1995 yılında kamu çalışanlarına sendika ve grevsiz “toplu görüşme” hakkı tanındı. Şimdiki değişiklikte ise “toplu görüşme” deyiminin yerini “toplu sözleşme” alırken, uyuşmazlık halinde son sözü Bakanlar Kurulu değil, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu söyleyecek. Bu kurulun kararları kesin olacak, itiraz edilemeyecek, hukuksal yollara başvurulamayacak. Maddeye eklenen son fıkrada; “Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.” denilerek, yeni bir hak diye propaganda edilen bu “hak”kın dahi daha nasıl sınırlanacağı konusu ilerde çıkarılacak yasaya bırakılıyor. Son ve kesin sözün Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna bırakılmasının dolaylı anlamı ise uzlaşmazlık halinde, grev yolunun kapatılması -maddede taraflar kurula başvurabilir denilmiş, sözde zorunlu tutulmamış- mecbur bırakılmış tek seçenek olarak tahkim (uzlaştırıcı kurula başvurma zorunluluğu) ya da çözümsüz olarak ortada bırakma durumudur.

Memurlara grevsiz -zorunlu tahkime de zemin sunan- “toplu sözleşme hakkı” vermekle övünme propagandası yapan iktidar, bir yandan da memurları, Osmanlı feodalizminden kapitalizme uyarlanmış “kapı kulları”na dönüştürmek için yasa tasarısı hazırladı. Esnek istihdam, sicil yerine performans kriterleri, göreve son verme kolaylığı ve güvencesiz çalıştırma getiren bu tasarıda grev açık bir biçimde, yasaklanıyor. Bu noktada kendilerini de bağlayan burjuva Avrupa hukukuna da uyulmuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin ve İLO komitelerinin kararlarına aykırı olan grev yasağı, Anayasa’nın 90. Maddesi‘nde yer alan, yasaların Türkiye’nin imzaladığı uluslar arası sözleşmelere aykırı olamayacaklarına, bu sözleşmelerin iç hukuk hükmünde olduklarına dair maddesine de aykırıdır. Bu aykırılıklar ileriye değil, geriye doğrudur. Grev yaptırımı olmadan toplu sözleşme hakkının bir anlamı olmadığını tartışmaya bile gerek yok. Grev ve toplu iş sözleşmesi bütünsel bir haktır.

Ancak memurlara asıl saldırı, onları “kapı kulu” olmaya zorlayan, disiplin cezaları adı altında tasarının 125. Madde’sine eklenen yeni displin suçları ile başlayacak. Demagojik açılımcılar aylıktan kesme cezası gerektiren disiplin suçlarına; “Hizmette gösterdiği yetersizlik sebebiyle kurumların stratejik plan ve performans hedeflerinin gerçekleşmemesine yol açmak,
Usulsüz şikayette bulunmak,
Görevine veya iş sahiplerine karşı kayıtsızlık göstermek veya ilgisiz kalmak,
Görevin işbirliği içerisinde yapılması ilkesine aykırı davranışta bulunmak.
Kademe ilerlemesinin durdurulması cezası gerektiren disiplin suçlarına;
Kendini geliştirme, sorun çözme, planlama konularında yeterli gayret ve çaba göstermemek,
Verilen emirlere itiraz etmek, görevleri tam ve zamanında yapmamak, hizmetin yürütülmesinde ve görevin yerine getirilmesinde kurumlarca belirlenen usul ve esaslara uymamak,
Görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kusurlu davranmak,
Görev sırasında amirlerine hal ve hareketleri ile saygısız davranmak,
Devlete ait resmi araç, gereç ve benzeri eşyayı özel işlerinde kullanmak,
Kurumların çalışma ortamını ve düzenini bozmak,
Yetkili olmadığı halde basına, haber ajanslarına veya radyo ve televizyon kurumlarına bilgi veya demeç vermek”
suçları“nı da eklediler
Ayrıca bir yıl içinde toplam iki defa kademe ilerlemesinin durdurulması ile cezalandırılanlar da devlet memurluğundan çıkarılacaklar.

Bu faşist yasa ve tasarılarla, bırakalım memurların grev ve toplu sözleşme yapmalarını, en basit hakları için en basit demokratik eylem ve etkinlikte bulunmaları, bireysel onurlarını korumaları dahi disiplin suçu sayılıp cezalandırılabilir.

Siyasal amaçlı grev, genel grev, iş yeri işgali, iş yavaşlatma gibi direnişlerin yolunun açılacağı iddiası, Anayasa’nın 54/7 Fıkrası‘nın yürürlükten kaldırılmasına dayanıyor. Bu fıkra tüm direnişlere ve genel greve yasak getiriyordu. Oysa grev ve direnişleri sınırlayan asıl cümle aynı maddenin 1. ve 4. Fıkraları‘nda muhafaza ediliyor. 1. Fıkra‘daki; “Toplu iş sözleşmesi yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev yapma hakkına sahiptirler” cümlesi ile grev hakkı, toplu iş sözleşmesi yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hali ile sınırlanıyor ve diğer tüm grev ve direnişler dışarda bırakılıyor. 4. Fıkra’da ise; “Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir” denilerek 1. Fıkra dışında kalan grev ve direniş yasakları çıkarılacak kanunun insafına bırakılıyor. Çıkarılacak kanun bellidir ve AKP hükümeti tarafından hazırlanan sendikalar yasa tasarısının 31. Maddesi’nde bu yasaklar şöyle sıralanıyor: “Kanuni grev ve lokavt için aranan koşullar gerçekleşmeden yapılan grev ve lokavt ile siyasi amaçlı grev ve lokavt, genel grev ve lokavt, dayanışma grevi ve lokavtı kanun dışıdır. İş yeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin yaptırımı uygulanır.” Anaysanın 54. Maddesi‘nden çıkarılan yasakçı fıkra, 1 ve 4. Fıkralara dayanılarak hazırlanan yasa tasarısına genişletilerek konuluyor. Göz boyamanın da bir adabı vardır! Burjuvazi yalan ve ikiyüzlülükte sınır tanımıyor.

Komedi değil de ne?!

Kadın erkek eşitliği ve genel eşitlik ilkesinin geliştirildiği iddiasına malzeme yapılan değişiklik ise hem komik hem de sırıtan bir gereksizlik. 10. Madde‘nin 2. Fıkrası‘nda yer alan; “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” cümlesine; “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” cümlesi eklendi. Maddeye ayrıca; “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunması gerekenler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz” fıkrası eklendi.

Bu ülkede bu devlet 12 Eylül Anayasası’nda dahi yer alan eşitlik ilkesini yaşama geçirmek için, kadın erkek eşitliği için, çocuk, yaşlı ve engellilerin korunması için gözlerimizi yaşartacak tedbirler almaya, ciddi sonuçlar elde etmeye çalıştı da birileri çıkıp; “Hayır, devletin bu yaptığı eşitlik ilkesine aykırıdır” mı dedi? Anayasa gibi temel bir yasada bu cümlelerin yer alması için o ülkede kadın erkek eşitliği, çocuk, yaşlı ve engellilerin korunması mücadelesinin devlet tarafından ciddi boyutlarda veriliyor olması, bunun karşısında da hem; “Devletin bu mücadelede aldığı tedbirler eşitlik ilkesine aykırıdır” diyen, hem de eşitlik ilkesini savunan, tuhaf ve eşi görülmedik toplumsal bir muhalefetin ya da ciddi engellerin olması gerekir. Böyle ciddi bir muhalefet ya da toplumsal engel tabii ki yok. Ancak Anayasa yazmaya soyunmuş, kendini akıllı herkesi aptal zanneden burjuva hukuk ve siyaset cambazları var. Ama bu cambazların eşitlik konusunda Anayasa’ya şu cümleleri yazacak kadar cesaretleri, halktan yana atan yürekleri yok.

SSCB yurttaşları, yaşlılıklarında, hastalık ve çalışma gücünün kaybı durumunda bakım hakkına sahiptir. Bu hak, işçi ve memurların sosyal sigortasının devlet tarafından ödenmesi, emekçiler için ücretsiz sağlık hizmeti ve emekçi halkın kullanabileceği geniş bir sağlık bakım evlerinin bulunması ile güvence altına alınmıştır.” (Sovyetler Birliği 1935 Anayasası, MADDE 120)

“SSCB’de kadınlar ekonomik, devlet, kültürel, sosyal ve politik yaşamın tüm alanlarında erkeklerle eşit haklara sahiptir. Kadınların bu hakları kullanma imkanı erkeklerle eşit derecede çalışma, ücret, dinlenme ve boş zaman, sosyal sigorta ve eğitim ve ana ve çocuğun haklarının devlet tarafından korunması, hamilelik süresince tam ücretli izin ve yaygın bir doğumevleri, kreş ve anaokulları ağı ile güvence altına alınmıştır.”(Sovyetler Birliği 1935 Anayasası, MADDE 122)

“SSCB yurttaşlarının hangi milliyet ve ırktan olursa olsun ekonomik, devlet, kültürel, sosyal ve politik yaşamda tam hak eşitliği, ihlal edilemez bir yasadır. Irk ve milliyetleri temelinde yurttaşların haklarının doğrudan ya da dolaylı olarak kısıtlanması ya da aksine, doğrudan ya da dolaylı olarak ayrıcalıklar tanınması ve ırk veya milliyet ayrımcılığı, kin ve aşağılama, yasalar tarafından cezalandırılır.”(Sovyetler Birliği 1935 Anayasası, MADDE 123)

Bir Anayasa’ya eşitlik, yaşlı ve çocukların korunması öyle yazılmaz işte böyle yazılır! Sosyal ve ekonomik haklar söz konusu olunca kapitaizmin Anayasaları’nda çok sık rastlanan, “ancak”la başlayıp “devlet bu yükümlülükleri olanakları ölçüsünde yerine getirir” diyerek devam eden kıvırtma cümleleri, sosyalist Anayasalarda yer almaz. Onların dili, emekçi halkların sosyal ve ekonomik hakları, gerçek özgürlükler, eşitlik ilkesi söz konusu olduğunda çok nettir.

Hayatlarımız gözetlenirken!

“Özel Hayatın Gizliliği” başlığı altında düzenlenen 20. Madde‘de önce; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.” denir. Ama takip eden fıkrada bu dokunulmazlığa öyle bir dokunulur ki, Özel Yetkili Mahkemeler‘in sınırsız ve sayısız teknik takip kararları ile toplumun büyük bir bölümü, bazen de tamamı teknik takip altına alınır. Hatta Ankara ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemeleri‘nin geçmişte yaptığı gibi, bir mahkeme bir ilin veya bölgenin tümden dinlenmesine karar verebilir. Sokaklarda, meydanlarda, bir çok kapalı mekanda özel ve MOBESE kameralar altında geçen yaşamımızla birlikte, her bireyin T.C. kimlik numarası kullanarak yaptığı bir çok işlem ve eylem,-yakında T.C. numarası kullanmadan hiçbir şey yapamaz hale geleceğiz- taraf olduğu dava ve şikayetlerden, ticari faaliyetlerine, posta iletişimlerine kadar devletin MERNİS kayıtlarında dosyalanıyor, başka bir deyimle fişleniyor. T.C. Numaramızla doğumdan ölüme kadar sicil dosyamız tutuluyor. Tüm özel yaşamımız, her türlü etkinlik ve çalışmalarımız kişisel verilerimiz üzerinden devlet tarafından toplanıp alenileştirilirken -üstelik demokrasi, hak ve özgürlükler konusunda sicili bozuk ve tarihi kapkara bir devletten söz ediyoruz- halkla dalga geçer gibi 20. Madde‘ye şu fıkra eklendi:

“Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.”

Bunun anlam şu -ki asıl sınırlama yine kanunla yapılacak- : “12 Eylül Anayasa’sındaki 20. maddeyi değiştirmiyoruz. Kişisel verilerinizi devlet katında toplamaya devam edeceğiz. ‘Demoktratik açılım’ımız -siz onu yeni tipte faşizan açılım olarak anlayın- gereği size bu verilerin kurumlarda saklanmasını, silinmesini, yanlışların düzeltilmesini isteme hakkı veriyoruz. Bu ‘hak’kın icabına da çıkaracağımız kanunla bakacağız.”

Örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olan siyasi partiler konusunda faşist Anayasa’daki (madde 69) öze dokunulmuyor. Siyasi partilerin mali denetimleri, kendi iç işleyiş mekanizmalarına devredilmesi yerine, daha faşizan bir açılımla Anayasa Mahkemesi‘nden alınarak, yürütmeye daha sıkı bağlı olan Sayıştay’a veriliyor. Siyasi partilerin kapatılması konusunda ise demokrası ve örgütlenme özgürlüğünden yana bir değişiklik yok. Daha gerici bir değişiklik var:

“Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının talebi üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan her bir siyasî partinin beşer üye ile temsil edildiği ve Meclis Başkanının başkanlığında oluşturulacak Komisyonun üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ve gizli oyla vereceği izin üzerine açılacak dava, Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır. Komisyonun bu kararı, yargı denetimi dışındadır. Reddedilen izin başvurusunda ileri sürülen sebepler, hiçbir şekilde yeni bir başvuruya konu olamaz. Siyasî parti gruplarında ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde izin konusunda görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”

12 Eylül faşizminin getirdiği Anayasa’daki parti kapatma kuralı aynen korunuyor. Değişen tek şey, parti kapatma davası açma işinin TBMM’nin iznine tabi tutulması. Hangi siyasi partinin kapatılmak üzere “adaletin” pençesine teslim edileceğine Yargıtay Başsavcılığı‘nın talebi üzerine Meclis Komisyonu -tabii ki fiiliyatta mecliste 2/3 çoğunluk sahibi burjuva parti ağaları ve dolayısıyla yürütme- karar verecek. Sonuçta “suçlu” partilerin hangilerinin kapatılmak üzere yargıya teslim edileceğine, hangilerinin “suç” işlemeye devam edeceğine -Mecliste çoğunluğa sahip partilerin hukuksal değil eşyanın tabiatı gereği siyasal tercihlerine göre- yargı değil yasama ve dolaylı olarak yürütme karar verecek. Burjuvazinin meclisi mi daha adil, yargısı mı? Tarihe bakmak yeterlidir! Ama kaygı partilerin kapatılmaları, örgütlenme özgürlüğü değil de AKP’nin kapatılması olunca Anayasa maddesi de ancak böyle düzenlenebilir. Bu madde ile bugünkü Mecliste AKP’nin kapatılması iznini hiçbir savcı alamaz. Ancak Mecliste grubu olmayan, çoğunluğa sahip olamayan partiler için aynı garanti yoktur. Onların kapatılmaları için savcı dava izni istediğinde, sanık sandalyesine oturup oturmayacaklarını burjuva düzen partilerinin siyasal tavrı belirleyecektir.

Bu arada değişikliğe, kapatılan partilerin milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşmeyeceğine dair bir fıkra eklenmiş “demokratik açılım” adına. Alkışlayalım mı?!

Emekçilerin iktidarında denetçi de kendileridir!
Dilekçe hakkının düzenlendiği 74. Madde genişletilerek bilgi edinme “hak“kı ve Kamu Denetçiliği Kurumu getiriliyor:

“Herkes bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.

Kamu Başdenetçisi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından gizli oyla dört yıl için seçilir. İlk iki oylamada üye tamsayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu aranır.

Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır; dördüncü oylamada en fazla oy alan aday seçilmiş olur.

Bu maddede sayılan hakların kullanılma biçimi, Kamu Denetçiliği Kurumu’nun kuruluşu, görevi, çalışması, inceleme sonucunda yapacağı işlemler ile Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin nitelikleri, seçimi ve özlük haklarına ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”

Avrupa’da feodal dönemin sonlarına doğru (İsviçre’de 1713‘te) ve asıl olarak kapitalizm döneminde kurulan ve ombudsmanlık olarak adlandırılan, devlet ve kamu kurumlarının çalışmalarının yasalara uygunluğunu (feodalizm çağında kralın emirlerine uygunluğunu) denetleme ve halkın şikayetlerini takip etme amacı atfedilen kamu denetçiliği kurumu, Mecliste çoğunluğa sahip partilerin inisiyatifinde olacak şekilde düzenlenmiş. Kamu başdenetçisini -atanacak demek daha doğru olur- Meclis seçecek. İşçi ve emekçilerin iktidarı olmayan kapitalist devlette onların söz sahibi olması, dolayısı ile olup-bitenleri denetlemesi de mümkün değildir. Sermaye bunun biçimsel uygulamalarını bile en güdük ve karikatürize biçimlerle işte böyle vareder! Oysa ki sosyalizmde işçi ve emekçilerin hem bir bütün olarak devleti, ama hem de bizzat kendi oyları ile seçtikleri iktidar organları konseyleri denetleme ve gerektiğinde görevden alma hakkı vardır! Denetleme işi öyle yetkilendirilmiş şahıslarca değil, bizzat halkın kendisince yapılır! İşte işçi ve emekçilerin iktidara gerçek katılımı ve denetlemesi budur!

Şuralara indirgenen demokrasi!

Evetçilerin büyük bir ilerleme olarak propaganda ettikleri maddelerden biri de Askeri Şura ile ilgi. Yüksek Askeri Şura’nın kararları yine yargı denetimi dışında kalacak. Sadece TSK ile ilişik kesme kararları için idari yargı yolu açılıyor. Daha çok egemen bujuvazi içindeki dinci gericiliğin canını yakan bir konu seçilip değiştirildi. Ordu içinde hak, hukuk sağlama gibi bir niyetle yakından uzaktan bir ilgisi yok, burjuva ordusunda böyle bir şey olamaz da! Oysa asıl zulüm ve eziyeti ordunun alt tabakası, daha çok emekçi halkın gençlerinden oluşan, her çatışma ve savaşta ateş hattına ilk sürülen er ve erbaş kitlesi çekiyor. Orada hak, hukuk işlemiyor. AKP’nin ve temsil ettiği sermeye kesiminin derdi ise Yüksek Askeri Şura’nın, faşizmin sadece dinci gericilk kanadının kadrolaşmasına karşı kullandığı olanağı elinden almak.

Evet”çilerin çok övdükleri değişikliklerden biri de, idare tarafından verilen kınama ve uyarma türünden disiplin cezalarının da diğer disiplin cezaları gibi idari yargı denetimine alımasıdır. Varlığı korunan 12 Eylül Anayasası içindeki temel faşist düzenlemeler dururken, kınama ve uyarma türünden disiplin cezaları ile ilgili değişiklikler paketin kenar süsü olmayı dahi hak etmiyor. Ama burjuva siyasetçileri bu değişikliği de en “demokratik açılım”lardan biri olarak propaganda ediyorlar. Oysa memurları kapı kuluna dönüştürmeyi amaçlayan yeni disiplin suçları icat edenler de onlar. Her idarenin, kurumun disiplin kurulu üyeleri o kurumun emekçileri tarafından seçilmediği sürece disiplin cezalarında gerçek adalet sağlanamaz. Oysa yürürlükteki mevzuatta her kurumun disiplin kurulu, o kurumun yönetici ve üst düzey bürokratlarından oluşuyor ve genellikle alt düzeyde çalışan emekçileri yargılıyorlar.

Anayasa Mahkemesi’nin “adaleti” mi?

Anayasa’nın 148. Maddesinde yer alan, Anayasa Mahkemesi‘nin görevlerine üç fıkra eklendi:
“Herkes, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki anayasal hak ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.

Anayasa şikâyetinde kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.

Anayasa şikâyetine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.” Anayasa Mahkemesi’nin AİHM gibi görev yapacağı yanılgısı yaratmaktan başka bir amaç taşımayan bu maddedeki gerçek niyet, AYM’nin bireysel başvuruları nasıl yargılayacağı ve devlete ne gibi yaptırımlar uygulayacağı gibi temel konuların düzenlenmemesinde, ne zaman ve nasıl çıkacağı belli olamayan -demagojik açılımcıların niyetleri ve faşist zihniyetleri gözetildiğinde bellidir- kanuna bırakılmasında saklıdır. Öte yandan kadrosu ve olanakları 19 yargıçla sınırlı, esas olarak yasaların Anayasa’ya aykırılığı konusunda yargılama yapmakla görevli ve bu nedenle yargılamaları uzun zamana yayılan bu mahkeme binlerce, hatta -AİHM’ne Türkiye’den yapılan ve sayısı on binin üzerinde olan başvurular hatırlanırsa- onbinlerce başvuruyu kaç on yılda karara bağlayacak? Siyasal iktidar bu düzenleme ile bir taşla iki kuş vuracak; hem başına bela olan AYM’ni iş yüküne boğarak çalışamaz hale getirecek, hem de “demokratik açılım” vitrinine bir demagojik propaganda malzemesi daha koyacak.

Geçici 15. Madde -12 Eylül darbecilerini yargılanmaktan koruyan dokunulmazlık maddesi-yürürlükten kaldırılıyor. Sözde 12 Eylül darbecilerinden hesap sorulacakmış! Darbeci generallerin 4′ü ne yazık ki kendi ecelleriyle öldüler. Faşist cunta başı Kenan Evren ise hastalıklarla boğuşuyor ve bir ayağı çukurda. Yargılansa ne olur, yargılanmasa ne olur? Onların Anayasası’na dört elle sarılanlar mı yargılayacak onları? Geçici 15. maddenin kaldırılması da toplumu manipüle ederek evet oylarını arttırma amacından başka hiçbir işe yaramıyor, yaramayacak.

Yargı bağımlılığında yeni biçim!

İkinci grup değişiklik maddeleri, paketin en önemli ve egemen güçlerin üzerinde en çok fırtına kopardıkları, Anayasa Mahkemesi’nin, güçler dengesinin kendi aleyhine bozulması kaygısıyla ve tamamen politik amaçla kısmen budadığı, Yüksek Yargı Organları‘nın işleyişsel ve yapısal özelliklerini değiştiren maddelerdir.

Burjuva idealizminin demokrasi adına savunduğu kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkeleri 1961 Anayasası’nda dar, biçimsel ve göstermelik sınırlar içinde yer aldıysa da, bunlar dahi sonraki değişikliklerle fiilen işlemez hale getirildi. Daha çok egemen sınıflar içindeki güç ve iktidar paylaşım kavgasının kurallarını belirleme ve dengeleme ihtiyacı ile sınırlıydı. Yargının mevzuattaki kurallar dahilinde dahi bağımsız olmadığı, AKP hükümeti ile başlayan süreçte ortaya çıkan iktidar paylaşım kavgasında yargı üzerinden yaşanan çatışmalarda daha çıplak bir biçimde görüldü.

Devletin ve kapitalizmin bir çok kurum ve alanı (başta ordu, polis, MİT gibi baskı aygıtları ile ekonomik ve siyasal kurumları olmak üzere) neo-liberal politikalar doğrultusunda ve sermeyenin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılırken, burjuvazi içindeki her güç odağı bu süreci kendi çıkarlarına göre biçimlendirmek ve kurumlarda kadrolaşmak istiyor. AKP ve onun temsil ettiği sermaye kesimi, hükümet olmanın, Mecliste büyük bir çoğunluğa sahip olmanın, burjuva siyaset arenasında başka ciddi alternatifi olmayışının, ABD ve AB desteğinin avantajlarını kullanarak devletin bazı temel baskı aygıtları içinde, başta polis, MİT ve merkezi yüksek bürokrasi olmak üzere kadrolaştı ve sonrasında da orduya üst üste balans ayarları çekti, çekiyor. Önünde en ciddi engel olarak Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yüksek Seçim Kurulu gibi Yüksek Yargı Organları kaldı. Buralarda da kadrolaşmaya ve elini çabuk tutmaya ihtiyacı var. Orduyu henüz tam istediği duruma getirememiş, bazı kesimlerde intikam duygularını kabartmışken, yakın bir süreçte seçim kaybedip hükümetten düştüğü takdirde kendilerini sanık sandalyesinde ve cezaevlerinde bulabilirler. Bu nedenle 12 Eylül Anayasası’nı esas olarak muhafaza edip -çünkü iktidarda olana çok kapsamlı, yetkili ve güçlü baskı aygıtları ve olanaklar sunuyor- Yüksek Yargı Organlarının kadro yapısını hızla değiştirecek Anayasa değişikliğine olmazsa olmazlık derecesinde ihtiyacı var. Bu sadece AKP’nin değil, çıkarları ona bağlı sermaye kesiminin de ihtiyacı. Egemen güçlerin “evet-hayır” çatışması da bu noktada odaklanıyor. “Demokratik açılım”, “12 Eylül Anayasasını değiştirme” iddialı siyasal iki yüzlülüğün, halkın önüne yem olarak attığı “demoktratik açılım” iddialı bazı maddeler ise “evet” propagandasına malzeme olarak paketin kenar süslerinden ibaret. Yargı ile ilgili değişikliklere biraz yakından bakıldığında hükümetin siyasal niyetini anlamak mümkün. Önce yargının yürütmeye bağımlılığı ile ilgili 144. Madde‘deki değişikliğe bakalım:

“Adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, adalet müfettişleri eliyle yapılır. Buna ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”

Yargıyı, yürütme organı olan Adalet Bakanlığı‘nın denetleyeceği daha açık ve eskisinden daha kapsamlı bir dille ifade ediliyor. 12 Eylül Anaysası’nın Hakimler ve Savcılar YüksekKurulu‘nun düzenlendiği 159. Maddesi‘nde yer alan “Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir.” kuralı aynen korunuyor. Yargının en üst kurulunun başkanı yürütmenin bakanı, müsteşar da doğal üyesi olmaya devam ederken diğer küçük değişiklikler teferruattır. Adalet Bakanı ile müsteşarının özel yetkili hakim ve savcı tayinleri ile ilgili HSYK toplantılarına katılmayarak siyasal çıkarlarına aykırı kararlar alınmasını nasıl engellediklerine, yüzlerce hakim ve savcının zamanı gelmiş tayinlerini de kilitlediklerine yakın zamanda tanık olduk. Bu nedenle yargının yürütmeden bağımsızlığı, korunan 12 Eylül Anayasasında bir masaldan ibarettir. Bu bağımlılığın südürülmesinde burjuvazinin bütün kesimleri eskiden beri hemfikir olduklarından, HSYK kurulduğundan beri Adalet Bakanlığı içinde bir daire gibi çalıştı, çalışıyor. AKP’nin derdi onu bağımsızlaştırmak değil ele geçirmek.

Anayasa Mahkemesinin üye sayısı 11′den 19′a çıkarıldı ve kendi içinde üç daireye bölündü. 14 üyeyi yürütmeyi temsil eden Cumhurbaşkanı, 3 üyeyi TBMM, ilgili kurumlardan boş kadronun üç katı sayıda gönderilen aday adayları arasından seçerek atayacak. Eskisinden farklı olarak Cumhurbaşkanı ayrıca, iki üyeyi yüksek öğrenim görmüş T.C. Vatandaşları arasından -Cumhurbaşkanı’nın bu “vatandaş”ları ideolojik-siyasal niteliklerine göre atayacağını tartışmaya gerek yok!- atayacak. HSYK’nın üye sayısı ise 7′den 21′e çıkarılıyor. 4′ünü Cumhurbaşkanı, 1′ini Anayasa Mahkemesi, 3′ünü Yargıtay, 1′ini Danıştay, 7’sini adli yargı hakim ve savcıları, 3′ünü idari yargı hakim ve savcıları seçecek. Adalet Bakanı kurula başkan olarak, bakanlık müsteşarı da doğal üye olarak katılacak.

AKP kanadının Yüksek Yargı Organları’nı ele geçirmek için yaptığı değişiklikler, bu organların üye sayılarını, yapılacak atamalarda Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini arttırmak, bu organlara değişik kurumlardan (Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Sayıştayi gibi) fazla sayıda gönderilecek üye adaylarını seçecek kurum üyelerinin seçme yetkilerini kısıtlamaktan ibaretti. Bir Yüksek Yargı Organına bir üye gönderecek yargı kurumu her kadro için üç aday üye seçecekse o kurumun her bir üyesi sadece bir adaya oy verebilecek ve adaletsiz bir karışıklık ve dengesizlik yaratılarak hedeflenen kişilerin seçilmeleri zaafa uğratılacaktı. Ancak Anayasa Mahkemesi bu kısıtlamayla birlikte, bu kurumlara iktisat ve siyaset bilim dallarından yapılacak atamalarla ilgili cümleleri iptal etti.

Sonuçta bizi yargılayanları biz seçmeyeceğiz, yargılatanlar tarafından atanacaklar.

Daha fazlası

İlgili

Check Also

Close
Close