ManşetVideo

Sefaköy granitten bir kayadır, geçilmez!

En ağır koşullarda bile eğilmeyen, bükülmeyen, yüzgeri etmeyen devrimci irade! Teslim olmayı aklından bile geçirmeyen militanlık!

Ertesi sabah erkenden bir kamulaştırma eylemine gideceklerdi. Müfreze bu yüzden o gece tam kadro Aslan‘ın evindeydi. Yoksa toplantı veya geri çekilme gibi zorunlu haller dışında evlerde toplu kalmaları 12 Eylül’le birlikte yasaklamıştık. Bu kuralı ihlal edenlere, Julius Fuçik’in “Darağacından Notlar” kitabının özellikle yakalandıkları geceyi anlatan bölümünü okutuyorduk…

Aslan Tel Kastamonu Tosya’lı bir yoldaşımızdı, eğitimi nedeniyle Çankırı’da bulunuyordu. 12 Eylül öncesinde de MHP‘nin “kalelerinden” olan bu ilde kelimenin gerçek anlamıyla “kelle koltukta” faaliyet yürüten bir avuç devrimciden biriydi. 12 Eylül sonrası yenilen darbelerin sonucu iç örgütlülüğümüzde ortaya çıkan boşlukların da etkisiyle bir ara askere gittiğini duyduk. Fakat çok geçmeden askerden firar ettiği haberi geldi. Emekçi karakterinin yanı sıra, içine işlemiş devrimci değerleriyle bağdaştıramamıştı askerliği. Yanında bir tane de MP 5 getirmişti “hediye” olarak. İstanbul’da arayıp bulmuştu örgütü. Ve biraz da kaybettiği zamanların acısını çıkarmak istercesine sakınmasızca ortaya koymuştu kendisini. Cunta döneminin o en karanlık günlerinde her işe koşan tam bir görev adamıydı ve ısrarla Müfreze’ye girmek istiyordu. Bu talebi MK’da değerlendirilirken, İsmail Cüneyt’in referans mahiyetindeki şu sözleri Aslan’a dair çok şey anlatıyordu: “Çok saf ve çok temiz biri; ayrıca insanın her konuda sırtını güvenle dönebileceği bir yoldaş!..”

Sefaköy‘de ‘o gece‘ nelerin nasıl yaşandığını daha sonra İsmail anlattı. Ertesi günkü eylem planının üzerinden son bir kez daha geçmişler. Sonra silahlar bir kez daha kontrol edilmiş, kullanılacak diğer malzemeler hazırlanmış. Eylem hazırlıkları nedeniyle günlerdir yorgun ve uykusuz oldukları için gece saat 24:00 sularında yatmışlar. Misafir odası olarak da kullanılan salona serdikleri yer yataklarına atmışlar yorgun bedenlerini. “Tam derin uykuya dalmak üzereydim, kapı çalınmasına benzer belli belirsiz bir ses geldi…” demişti İsmail. Yanındaki Aslan’ın kalktığını farketmiş sonra. İki katlı evin alt katında oturan yaşlı ev sahipleri ya da Aslan’ın gece sokakta kalmış hemşerileri sık sık çalarlardı o evin kapısını. Yine “ihtiyarlar” ya da “son otobüsü kaçırmış Çankırılılardan biri geldi…” diye düşünmüşler. Aslan gitmiş ama gelişi uzayınca İsmail’in içine bir kurt düşmüş. Yorgunluktan külçe gibi ağırlaşmış göz kapaklarını güç bela açmaya çalışırken eli de refleks olarak yastığının altına koyduğu 14′lüye gitmiş. “Tam öbür yanımda yatan Mehmet Ali’ye ve …..’a seslenip; ‘Kalkın, bir anormallik var’ demiştim ki yüzüme bir fener tutuldu…” diye devam etmişti. “Işık tam gözüme geldiği için feneri tutan elin sahibini ve salonda başka kimse olup olmadığını göremiyordum ama leş gibi içki kokan bir nefesin ‘Kalk ulan! Biz polisiz!..” dediğini duydum…”. İsmail gayet sakin kalkar gibi yaparken, yastığın altından çekip aldığı 14′lü peş peşe iki kez patlar. “Kurşunları yiyince geriye doğru sıçrar gibi savruldu ama kedi gibi düşmesiyle kalkması bir oldu ve sokak kapısına doğru kaçmaya başladı…”

Arkasından bizimkiler de fırlarlar. Sokak kapısından girişteki antrede eli tabancalı birinin arkasından sarıldığı Aslan’ı kendisine siper haline getirdiğini görürler. Aslan adamı silkeleyip atmaya çalışmaktadır ama İsmail’in sözleriyle “adam ona öyle bir sarılmıştır ki, güçlü kuvvetli yapısına rağmen Aslan bir türlü kurtulamamaktadır…”. İsmail’in tahminine göre bu sırada Aslan’ın yaralı olma olasılığı büyüktür…

Adam Aslan’ı sokak kapısından dışarıya doğru çekmeyi başaramaz; Aslan, vücuduna ahtapot gibi sarılan kollardan kendisini bir türlü kurtaramaz. Bu boğuşma mutfağa doğru giden bir koridor boyunca sürer. Bu sırada önde İsmail ve hemen arkasında …., ellerinde silahlarıyla onları takip etmekte ve Aslan’a zarar vermeden adamı etkisiz hale getirmenin fırsatını kollamaktadırlar. İsmail Mehmet Ali’yi en son, adamla Aslan arasındaki boğuşmayı takiben mutfağa doğru yönelmeden önce görür. Mehmet Ali muhtemelen kapıdan yeni gelenlerle karşılaşmış ve onları durdurmak üzere kapı ağzında çatışmaya girmiştir.

“O daracık koridorda bir taraftan arkamdan gelen …..’ı ‘Sakın ateş etme, Aslan’ı vurabiliriz!’ diye uyarıyordum; bir taraftan da adamı ‘Arkadaşımızı bırak, senin gitmene izin vereceğiz’ diye Aslan’ı bırakmaya ikna etmeye çalışıyordum. Adam tam anlamıyla panik içindeydi. Biraz önce ‘Kalk ulan, biz polisiz!’ diye böğürürken şimdi ağlıyor, ‘Çoluk çocuk sahibiyim, n’olur öldürmeyin beni’ diye yalvarıyordu. Adama, ‘Arkadaşımızı bırakırsan gitmene izin veririz’ deyişimin nedeni bu idi. Ama o kadar paniklemişti ki, beni duyuyor olsa bile kesinlikle anlamıyordu. Bir taraftan da boğuşma sürüyordu. Mutfağa girdiğimizde alan biraz daha genişledi, adeta iç içe geçmiş olan Aslan’la adamı iki taraftan makasa almaya yöneldik, bunu farkedince adam iyice panikledi ve ardından peş peşe patlamaya başladı silahlar…”

Aslan da, onu siper olarak kullanan adam da orada vurulurlar. Yoldaşlar Aslan’ı orada bırakmayıp götürmeye yeltenirler ama Aslan gözlerini bile zor açabilecek kadar ağır yaralıdır. Sadece “Siz gidin!..” diyebilir. Yan tarafında düşüp kalan ise o dönem TİKB timinde görevli, işkenceciliğiyle ünlü başkomiser Ahmet Zehir‘dir. Ahmet Zehir aynı zamanda MİT görevlisidir.

Mutfakta yapabilecek bir şey kalmayınca İsmail ve diğer yoldaş tekrar salon tarafına dönerler. Bu arada sokak kapısı açıktır ama ev bomboştur. Mehmet Ali’ye seslenirler, yanıt alamazlar. “Belki yaralanıp bir yerlerde düşmüştür” diye İsmail tek tek odalara bakar ama hiçbirinde göremez. “Herhalde geri çekildi” diye düşünerek, o dönem her zaman her evde yapıldığı gibi herhangi bir baskın durumunda izlenecek geri çekilme güzergahı olarak önceden belirledikleri balkondan evin arka tarafına atlayarak gecenin karanlığına karışırlar.

İsmail’in ayağında ayakkabı yoktur. Yolları kullanmamak için bahçelerden ve arsalardan geçerek Mahmutbey üzerinden Bahçelievler-Siyavuşpaşa‘daki bir taraftarın evine kadar yürürler. Sabaha karşı varabildikleri ilk evde üstlerini değiştirdikten sonra, daha sonra buluşmak üzere randevu koyarak birbirlerinden ayrılırlar. İsmail’in eli yüzü, ama özellikle de ayakları yara içindedir. Buna rağmen, gittiği ikinci evde de üstünkörü bir pansuman yaptırdıktan sonra kaldığı MK (Merkez Komitesi) evine bir an önce ulaşabilmek için kendisine refakat etmek üzere gelen bir yoldaşla birlikte tekrar yollara koyulur. Bu arada Mehmet Ali’nin aranıp bulunması işini organize eder.

Mehmet Ali, herhangi bir tehlike anında gitmesi için önceden belirlenmiş evde çıkmaz. “Belki bildiği başka evlerden birine kendini atmıştır” diye düşünülür, ama oralarda da yoktur. Bir bilgi alabilmek için bölgedeki hastaneler, hemşerileri ve akrabaları dolaşılırken haberi radyo verir: “Dün gece Sefaköy’deki bir hücre evinde çıkan çatışmada biri başkomiser 3 polis şehit düştü, iki terörist ölü olarak ele geçirildi…”

Mehmet Ali Doğan… 12 Eylül öncesi Gülsuyu-Kartal-Yakacık bölgesinin ele avuca sığmaz militanı, şehit düştüğünde ise Müfreze’nin, yanı sıra Adana İl Komitesi üyesi… Erzincan-Çayırlı‘dan, kendi tanımıyla “yağız bir köy delikanlısı”. Bizim takılmak için yaptığımız tanımlamaya göre ise; “köylülüğün bir emekçi tarafını bir de uyanıklığını korumuş şehir kurnazı”. İşin esprisi bir yana, kelimenin gerçek anlamıyla “hayatın içinde pişmiş” bir emekçiydi o. Çocukken geldikleri İstanbul’da 7 yaşından itibaren kaportacılık ve boyacılık başta olmak üzere girmediği iş, öğrenmeye kalkışmadığı meslek neredeyse kalmamış. Berberlik, esnaflık, pazarcılık, fabrika işçiliği… “Boyamadığın boya kaldı mı senin?” diye sorulduğunda yanıtı hazırdı: “Kırmızı eksik kalmıştı, onu da şimdi örgüt öğretiyor işte!..” Cin gibi zeki, müthiş espritüel ve en önemlisi “bu insanda şeytan tüyü var” dedirtecek ölçüde sosyal biriydi. Nispeten uzun mesafeli bir dolmuş ya da otobüs yolculuğundan bile yanındakilerle ahbap olmuş olarak inerdi. 1982-83 yılları gibi bir dönemde, Adana’da bir hafta 10 gün kadar gidip geldiği bir kahvede tavla oynayarak arkadaşlaştığı insanlardan bize geniş bir “yardım ve yatakçı çevresi” oluşturmuştu. Az bilinir, gözden kaçırılır ama “kitle örgütçüsü” olarak o aslında içimizdeki zirvelerden biridir! 1982 sonbaharında Adana’da yüzlerce Maktaş işçisinin önüne düşüp onları aileleri ile birlikte valiliğe kadar yürütmüştü ve valiliğin önünde polisin elinden yine işçilerin yardımları ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuştu. O dönem “Adana örgütümüz” topu topu üç temel kadro ile sekiz-on dağınık çevre ilişkisine kadar inmişti. Buna karşın 1500 Orak-Çekiç hem basılıyor hem dağıtılıyordu. Anadolu Mahallesi, Yavuzlar, PTT Evleri gibi kadim çalışma bölgelerimiz başta olmak üzere, Karşıyaka‘nın bütün dağıtımını yanına aldığı bir-iki gençle Mehmet Ali yapardı…

Sefaköy durgun gökte çakan bir şimşek olmuştu. Devrimci hareket başta olmak üzere bütün toplumsal muhalefet dinamiklerini bastırıp etkisizleştirmeyi hedefleyen 12 Eylül cuntası, bu temel amacına, kendisinin bile ummadığı kadar kolay ve çabuk ulaşmıştı. Cunta konumunu sağlamlaştırdıkça, darbeci generaller çetesinin küstahlığı ve saldırganlığı da artıyordu. Toplum korkmuş ve sinmişti; sol hareketin saflarında ise yılgınlık ve tasfiyecilik kol geziyordu. Dışarda ve içerde mücadeleyi kesintisiz olarak sürdüren bir avuç komünist ile sınırlı sayıdaki devrimcinin direnişleri, devrimin onurunu ve namusunu kurtarıyordu belki ama onların çırpınışları genel tabloyu ve gidişi değiştirmek için yeterli değildi. Döneklik, pişmanlık, çözülme, ihanet almış başını gitmişti. Ortalığın zifir karanlığa kestiği gecelerde bir kibrit ateşi bile nasıl taa uzaklardan görülür ve normalden daha geniş bir alanı aydınlatırsa, “devrimin ölmediğini” ve “bu havalarda da direnenlerin olduğunu” altını çize çize gösteren Sefaköy Direnişi bundan daha fazlasını yaptı.

Komünistlerden yedikleri darbe faşistlerin öyle bir içine oturdu ki, cuntanın kukla başbakanı Bülent Ulusu, Nisan ayı başlarında çıktığı Karadeniz gezisinde Samsun‘da yaptığı konuşmada, “Bazılarının hala akıllanmadıkları görülüyor ama bunlar terör kalıntılarının son çırpınışlarıdır…” edebiyatına başvurma ihtiyacı duydu.

Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Dairesi yine o güne dek yapılmayan bir şey yaptı ve cuntanın operasyon güçlerinin eğitimi için çıkardığı bir kitapçıkta, “şehit” olarak niteledikleri polislerini açıkça suçlayan ifadelerle “Sefaköy operasyonu”nu, “kendine aşırı güven nedeniyle gerekli önlemleri almadan acemice planlanıp yürütüldüğü için devlet otoritesinin darbe yemesine neden olan kötü bir operasyon örneği” olarak mahkum etti.

Mehmet Ali ve Aslan yoldaşlara saygı ve vefamızın da gereği olarak Sefaköy Direnişi’nin hemen ardından aksatmadan çıkardığımız Orak-Çekiç’in manşeti, “Sefaköy granitten bir kayadır, geçilmez!” diyordu. Kendisi gibi bu manşette de Sefaköy tabii ki bir simgedir! Sefaköy, her şeyden önce mangal gibi bir yürek demektir! En ağır koşullarda bile eğilmeyen, bükülmeyen, yüzgeri etmeyen devrimci bir iradedir! Ve teslim olmayı aklından bile geçirmeyen bir militanlıktır!.. Bu “kaya” bugün de yerindedir ve hala geçilmezdir!

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Check Also

Close
Close