GENEL

TİKB 4.Konferansı Sonuç Bildirgesi (I)

tikb_

Elimize e-posta yoluyla ulaşan Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği 4. Konferansı’nın Sonuç Bildirgesini yayınlıyoruz.

Yoldaşlar, dostlar!..

TİKB 4. Konferansı tamamlandı. Konferans sürecimiz malesef bir bölünme ile sonuçlandı. Bu süreç ideolojik, siyasal, örgütsel sorunlarımızın uzun yıllara yayılarak tartışıldığı, kendi içinde öğütücü, çözücü bir karakterde yaşandı. Sonlanmasına ramak kala ise hizip yapılanması içerisinde oldukları yazılı kanıtlarıyla da açığa çıkartılan liberal sağ tasfiyeci bir grup saflarımızdan resmen koptu!

Hizip yapılanması içerisinde olan bu liberal sağ tasfiyeci grup üyelerinin tamamı örgütümüzün en üst yönetici organlarında yer almış bir bileşimden oluşmaktaydı. Bu açıdan da hizipçi pratikleri merkezi bir karakter taşıması itibari ile tarihte eşine az rastlanır bir örnektir!

Konferansımızın tartışma sürecinde kendi görüş ve düşüncelerinin delege çoğunluğu tarafından benimsenmeyeceğine kanaat getiren liberal sağ tasfiyeci hizbin bu faaliyetinin yeni olmayıp daha öncelere dayandığı da yine bu süreçte delege çoğunluğunun aldığı soruşturma kararının neticesinde açığa çıkmıştır. Aslında onlar her türlü kirli yöntemi, ayak oyunlarını, dedikoduyu, kulisçiliği kullanarak kendilerine siyaseten karşıt olanları tasfiye etmek isterken, kendilerini tasfiye eden bir sürecin mimarı oldular!

Baştan beri sağlıksız bir bölünmeye meydan vermeme sorumluluğuyla hareket eden konferans delegelerinin ezici çoğunluğu, konferans sürecinin sağlıklı bir zemine oturabilmesi için hizip kurma suçunu işleyen bu yozlaşmış bürokratlara özeleştiri verme çağrısında bulundu. Bu çağrı üç kez yinelenmesine rağmen her defasında kendilerini meşrulaştırma çabasına girerek, saldırgan bir tutum takındılar. Onlar, parti anlayışı konusunda temsil ettikleri bürokratik-elitist anlayışın karakterine de uygun olarak kendilerine yapılan tüm ısrarlı çağrıları reddettiler. Destekçileriyle birlikte toplam sayılarının iki katını oluşturan delege çoğunluğunu “çürümüş çoğunluk”, “imza kalabalığı” vb. sıfatlarla değersizleştirmeye yeltendiler. Ardından daha da pervasızlaşarak ulaşabildikleri bütün alanları ve ilişkileri dolaşarak hukuken henüz tamamlanmamış sürece dair tahrifat ve demagojilere dayalı bir örgütlenme faaliyetine giriştiler. Yalan, yanlış aktarımlara rağmen istedikleri sonucu elde edemediklerini gördükleri bir aşamada konferans sürecimizi baltalamaya kalkıştı; yayınladıkları deklarasyonda “yaptıkları veya yapacakları toplantı” ibaresini kullanarak resmen ihbarcılığa soyundu.

Militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde Leninist bir öncü siyasal faaliyete yıllardır yan çizen bu sağcı aydın oportünizminin temsilcileri, kendilerinin iki katı delege çoğunluğu tarafından mahkum edildikleri andan itibaren TİKB adına ve onun değerlerini kullanarak konuşma haklarını kaybetmişlerdir. Zaten konferans sürecinde de “Bugüne kadar ne yapmışsak bundan sonra tam tersini yapmalıyız” sloganını bayraklaştıran, geçmişin bütünüyle inkarına dayalı postmodern bir kopuş anlayışının temsilcisi olan bu nihilist aydın oportünizmi bu yönüyle de TİKB adına konuşma hakkına sahip değildir.

Yoldaşlar, dostlar!..
Tasfiyeci hizbin uzun yıllar kendi liberal sağ tasfiyeci görüş ve düşüncelerini tüm örgüt saflarına yayma girişimleri, örgütümüzü tüm mekanizmalarıyla birlikte felce uğratmış, işlemez hale getirmiştir. Liberal sağ tasfiyeci hizbin bir bütün olarak örgütümüze verdiği zararlar tarif edilemez boyutlardadır. Bugün örgüt olarak her anlamda yaşadığımız daralma, dağılma hali ise bunun açık bir göstergesi niteliğindedir. Fakat TİKB olarak geldiğimiz bu nokta, liberal tasfiyeci hizbin büyük paylarının olmasına rağmen tek başına onların varlığı ile açıklanamaz nitelikte yapısal temellere sahiptir. Gelinen noktada yaşadıklarımızın tarihsel nedenlerini, kendimizle ilgili boyutlarını tam bir açıklık, samimiyet ve cesaretle ortaya koymayı sınıfımıza, devrimimize karşı bir sorumluluk olarak görüyoruz! Bundan sonraki yürüyüşümüzün sağlam temellere oturabilmesinin de bu açıklığa, sadece açıklığa değil tüm tarihimizden süzülüp gelen derslerle dinamik bir ilişki kurmamıza bağlı olduğunu biliyoruz.

Şunu belirtelim ki bizim sorunumuz yaşanan büyük olumsuzluklara dair günah keçisi aramak ya da süreçlerin tüm vebalini hiziplere yıkarak temize çıkma çabası olamaz. Kuşkusuz burada hırsız da suçludur. Ama yaşadıklarımızın yanıtlarını en başta ve en fazla kendimizde aramamız gerektiğinin farkındayız. En üst önderlik kurumundan yönetici organlara, önderlik tarzımızdan kadro yapımıza, devrimciliği algılayışımızdan örgüt kavrayışımıza, çalışma tarzımızdan ölçü, anlayış ve alışkanlıklarımıza, sınıfa ve kitlelere yaklaşımımızdan süreçlerle ilişki kuruşumuza kadar her yönde; diğer yandan, ulaşmak istediğimiz yarınların ışığında sadece yakın geçmişle de sınırlı kalmayarak bütün bir dünümüzle ve tarihimizle cesurca ve kapsamlı bir yüzleşme içine girmeli, kendimizle kıran kırana bir savaşa tutuşmalıyız! Bu açıdan da sadece son yıllarda yaşadıklarımızdan dolayı değil kuruluşunun üzerinden çeyrek asırdan fazla bir süre geçmiş bir örgüt olduğumuz halde hala aşamadığımız, yaramadığımız, bir türlü ötesine geçemediğimiz nokta nedeniyle de bunu yapmak zorunda olduğumuzun bilinci ile davranacağız!

Bugün içinde bulunduğumuz bu tabloyu yaratan yapısal ve tarihsel nedenler sorusunun yanıtını büyük bir içtenlikle, ondan da önce komünistlere özgü bir cesaret ve dürüstlükle nesnel ve doğru bir biçimde vermek zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Bundan kaçmayacağız. Bu soruya verilen yanıt, sadece geçmişten bugüne kadarki gelişme seyrimizin açıklanması, yani sadece düne dönük, dünle sınırlı bir değerlendirme anlamına gelmekle kalmaz. Bundan sonra nasıl bir yürüyüş içinde olunacağını göstereceği için geleceğe de ışık tutar.

Zor bir süreçten geçmekteyiz. TİKB’yi TİKB yapan değerlerimiz başta şehit yoldaşlarımız olmak üzere tüm örgüt güçlerimizin sergilediği muazzam fedakarlıklar, bedeller ve çabalar sonucu kan ve can pahasına yaratılmıştır. Bugün örgütümüzü yeniden inşa süreci içerisindeyiz. İhtilalci komünist değer ve birikimlerimizi ileri taşıyarak, kendimizi her alanda ve her yönüyle yenileyerek geleceğe yürüyeceğiz. Bu açıdan harcayacağımız çabanın, emeğin, fedakarlığın ve ödenmesi gereken bedellerin dünkünden kat be kat fazla olduğunun da bilincindeyiz ve bu bilinçle hareket edeceğiz!

Tüm örgüt güçlerimiz ve TİKB’ye emeği geçen tüm dostlarımız, yaşadığımız tüm yıpranmalara ve dağılmalara rağmen TİKB görevinin başındadır. Bundan hiçbir dostumuzun şüphesi olmasın.

KONFERANS SÜRECİNİ NASIL YAŞADIK?

Komünist ve devrimci hareketlerin dünyanın büyük bölümünde olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında da ideolojik-siyasal güç ve etki bakımından zaten dibe vurduğu bir tarihsel kesitte, proleter devrimin ve sosyalizmin tarihsel çıkarlarını samimi olarak her şeyin üzerinde tutan bir sorumluluk anlayışı, mevcut sınırlı güç ve birikimleri de parçalayıp zayıflatıcı tutum ve yaklaşımlardan olabildiğince kaçınmayı gerektiriyor. Devrime ve sosyalizme samimiyetle bağlılık, komünistlerin mücadele ve faaliyetlerinin zaten her zaman asli hedefi olması gereken tekelci burjuvaziye ve kapitalizme karşı savaşımı merkeze koymayı günümüzde çok daha hayati bir zorunluluk olarak emrediyor. İşçi sınıfı ve bütün emek güçleri, devrimci öncülerinden bugün her şeyden önce bu konuda tutarlı yaklaşımlar bekliyor. Bu temelde söz ile eylem arasında devrimci bir birlik, pratikte güven veren ilkeli ve akılcı tutum ve politikalar izlendiğini görmek istiyorlar.

TİKB adına ortaya çıkan bu tablonun, bu gerçekler ve tarihsel sorumlulukla çeliştiği açıktır. Sınıfımıza ve örgütümüze umut bağlayan gelmiş geçmiş tüm güçlerimize izahı kolay ve mümkün olmayan böyle bir parçalanmadan kaçınmak için gereken sorumluluğu kendi payımıza bugüne kadar fazlasıyla gösterdik. Öyle ki 2003 başından beri gündemde olan Konferansı yıllardır geciktirip çürüten keyfi tutum ve dayatmaları dahi sırf bu yüzden sineye çektik. Buna rağmen bu sorumsuz sonucun onunü alamadık.

Konferansın genel çerçevesi ve gündemi, o kesitteki örgütsel gerçekliğimize onların daha hakim oldukları düşüncesinden hareketle, 1998‘den beri dışarda olan MK üyesi ile MÖK‘ün önerileri esas alınarak belirlendi. Zaten her şey ortadaydı. Örgüt derin bir tasfiyecilik batağına sürüklenmişti. Yeraltı namına bir şey kalmamıştı. Açık alanda da korkunç bir dağınıklık, daha da önemlisi korkunç bir yorgunluk, bezginlik ve umutsuzluk hüküm sürüyordu. Ortada ne merkezi bir önderlik ne de merkezi örgütlü bir yapı vardı. TDH‘nin genelinde olduğu gibi bizde de temel kadrolar dahil tüm örgüt güçleri 19 Aralık saldırısı karşısında sergilenen pejmurdeliğin şokunu yaşıyorlardı. Kimsenin örgüte, önderliğe ve geleceğe güveni kalmamıştı. Kendilerine danışılan kadroların önerileri de dikkate alınarak örgütsel sorunlar etrafında örülmüş, yaşadıklarımızı tarihsel-yapısal kökleriyle birlikte ele alıp irdelemeyi esas alan bir Konferans çerçevesi belirlendi. İlk etapta örgütteki dağınıklık ve erimenin onunün alınması, merkezi önderlik ve otorite bunalımına son verilmesi hedeflendi.

O koşullarda, o sınırlar içinde yapılacak bir Konferans’ın yeterince tam ve doyurucu olmayacağı açıktı. Onun için, yıllardır boş verilen program sorununu örgüt güçlerinin kolektif katılımı temelinde çözmek üzere bir, en geç bir buçuk yıl sonra kongre niteliğinde yeni bir konferans hedefi daha o günden konuldu. Şimdi yapılacak Konferans bu anlamda bir “ara halka” olarak görülmeliydi. “Kurucu kongre” özelliğini kazanması hedeflenecek bir-birbuçuk yıl sonraki konferansa kadar, bir yandan ‘‘Üç yayın, üç kurultay” şeklinde sloganlaştırılan örgütün yeniden örgütlenmesi adımları atılacaktı, öte yandan bununla birleşik olarak program sorunlarının kolektif katılım temelinde çözümüne ilerlenecekti.

Ortaklaşa belirlenen çerçeve doğrultusunda yol çizilmiş, ilk örgütsel rapor taslağının hazırlanması da dahil temel bazı adımlar 2003 yılı bitmeden atılmıştı. Fakat teoriyi pratikten kaçışın bahanesi haline getiren sağcı aydın entelektüalizminin temsilcileri tarafından Konferans süreci o günden sonra da çeşitli bahaneler ve ayak oyunlarına başvurularak yıllarca sündürülüp çürütüldü.

Geçen bu yıllar zarfında Konferans’la birlikte örgüt de çürüdü. 2004 1 Mayısı ile birlikte sınıf çalışması alanında başlayıp ardından gençlik içindeki toparlanma ile devam eden öncü adım ve açılımların “Üç yayın, üç kurultay” stratejik yönelimiyle bütünsellik kazandırılıp bir üst düzleme sıçratılmasıyla çıkmaya başladığımız tasfiyecilik batağına geri dönüldü. Tasfiyecilik boyutlanıp kalıcılaştı.

Bu süreçte sadece proletaryaya komünist öncülük iddiası ve misyonuna değil tarihimize ve temel değerlerimize de yabancılaştık. “Devrimci bir örgüt” olmanın asgari gereklerini bile yerine getirmekten uzaklaştık. “TİKB’nin varlığını sürdürüp sürdürmediği” kendi güçlerimiz tarafından dahi tartışılıp sorgulanır hale geldi. Çünkü politik bir güç olmaktan çıkmış, şekilsizleşmiş, çevreselleşmiş, legalleşmiş, büzüşüp içimize kapanmıştık.

Sağcı aydın koalisyonunun bütün savsaklamalarına, süreci yayma ve engelleme çabalarına karşın 2005 yılı başında sonuca çok yaklaşmıştık. Tam bu aşamada, “Konferansa tarihi bir anlam ve içerik kazandırma” iddiasıyla her şeyin sil baştan yapılmasına neden olan entelektüalist bir dayatma ile karşılaştık. Geçmişte 3. Konferans‘ın zamanında yapılmasını da aynı gerekçe ile geciktirip engelleyen sağcı teorisizm merakı, yaşananlardan hiç ders almamış ve hiç değişmemiş olarak bir kez daha karşımıza çıktı. Üstelik örgüt bu kez çok daha derin ve boyutlu bir kriz içindeydi. Gölgesinden bile korkar hale gelmiş bir sağcılık tarafından sürüklendiği tasfiyecilik batağından çıkmaya çalışıyordu. Çok kan kaybedilmiş, çok mevzi yitirilmişti. Ağır bir kimlik ve otorite bunalımı söz konusuydu.

Öte yanda, burjuvazinin 12 Eylül faşizminin zoru eşliğinde hayata geçirdiği neoliberal yeniden yapılanma saldırısı karşısında uğradığı ağır yenilginin ardından sınıfın ve sınıf hareketinin yeniden şekillendiği tarihsel bir evrenin sorumlulukları bir an önce yerine getirilmeyi bekliyordu. Sosyalist hareketle sınıf hareketinin bir kez daha ayrı ayrı mecralardan akmasına meydan vermeme tarihsel sorumluluğuyla karşı karşıyaydık. Burjuvazi tarafından çok yönlü olarak kuşatılıp denetim altına alınan işçi sınıfı ve sınıf hareketi, reformizm ve oportünizmin de ötesinde tarikatların ve şoven milliyetçi çetelerin ellerine daha fazla bırakılamazdı. Onun militan bir proletarya sosyalizminin bilinci ve değerleri ile ilişkilenip bu temellerde şekillendirilebilmesi için, her şeyden önce siyasal ve toplumsal süreçlere seyirci kalmaktan çıkılmalıydı. Hangi gerekçe ile olursa olsun bu kayıtsızlığın devam etmesi, kavga kaçaklığının da ötesinde politik-tarihsel bir cinayetti. Militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde süreklilik kazanmış çok yönlü ve inatçı bir politik faaliyete yönelinmesi şarttı ve bu açıdan da zaman tasfiyeci korkaklık tarafından zaten sorumsuzca tüketilmiş, birçok fırsat kaçırılmıştı.

Teoriyi sadece pratikten değil örgütün ve sınıf hareketinin gerçekliği ve ihtiyaçlarından da kopartarak her şey haline getiren sağcı entelektüalizm merakı için bunların hiçbir önemi yoktu. Ona göre, emperyalist kapitalizmin 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanma sürecinde geçirdiği değişimlerin kapsamlı bir çözümlemesi yapılmadan yürütülecek her türlü siyasal faaliyet, pratiğe her müdahale çabası, “parçayla sınırlı, sonuçsuz kalmaya mahkum nafile çabalar olmaktan kurtulamazdı”. Bu yöndeki uyarı ve çabalar, onun literatüründe “dar siyasal devrimcilik”ti. Her konuda, “önce çözümleyelim, pratiğe sonra yöneliriz” şeklinde sağcı ve kendiliğindenci bir teori merakı örgütü teslim aldı. Tarihimizde Koordinasyonculuk olarak bilinen mücadele kaçkını aydın oportünizmi, aynı gerekçenin arkasına saklanıp aynı temel sloganı bayraklaştırarak 27 yıl sonra bir kez daha karşımıza çıkmıştı.

Bu sağcı yönelim, 3. Konferans tarafından seçilmiş MK içinde tek kişi ile sınırlı kaldığı halde, örgütün yönetimini fiilen elinde bulunduran yönetici organ (MÖK) içinde tam da meşrebine uygun destekçiler bulabildiği için, sonuna gelinmiş olan Konferans sürecini 5 yıl daha uzatıp çürütmeyi başarabildi.

Örgüte merkezi önderlik sorumluluklarının hakkını seçildiği günden itibaren zaten tam olarak veremeyen MK’nın çoğunluğu oluşturan üyeleri de, Konferans’ın zamanında yapılıp tamamlanmasını bir kez daha engelleyen bu tüzük suçuna fiilen ortak oldular. Gerçek nedenleri ve içeriği o koşullarda doğru anlaşılmayacak erken bir bölünmeye meydan vermemek kaygısıyla da olsa o sağcı ve keyfi dayatmaya boyun eğildi. Baştan beri örgüt güçlerinin olabildiğince geniş katılımına dayalı kolektivize edilmiş bir konferans sürecinden yana olunduğu halde, sürecin yıllarca delegelere dahi kapalı tutulmasına yine bu kaygı nedeniyle seyirci kalınıp bu konuda da seçkinci aydın oportünizmine suç ortağı olundu. Konferans sürecinin, emperyalist kapitalist sistemdeki neoliberal “büyük dönüşümün çözümlenmesi” ile “orgütsel rapor” olarak adlandırılan iki yazının yazılması sürecine indirgenerek yozlaştırılmasına yönelik eleştirilerin mantıki sonuçlara götürülmesinde titrek davranıldı. Örgüte ve tarihe karşı önderlik sorumluluklarının hakkı bu yönüyle de tam olarak verilemedi.

Fakat bu hassasiyet yanlış anlaşıldı. Zaten çok kan kaybetmiş ve siyaseten bitkisel hayata sürüklenmiş olan örgütü büsbütün dağılıp yok olmaya kadar götürecek sorumsuz tutum ve yaklaşımlardan kaçınmaya çalışılması, zayıflığa ve özgüven eksikliğine yoruldu. Örgütün militan bir proleter sosyalist çizgi temelinde bir an önce ayağa kalkıp aktif siyasal bir özne haline gelmesi diye bir derdi zaten kalmamış olan sağcı aydın oportünizmi, örgütü sahiplenme konusunda ezici bir çoğunluğu oluşturan bizlerin hataları ve bıraktiği boşluklardan da yararlanarak Konferans’la ve örgütle bugüne kadar sorumsuzca oynayabildi.

Çürümüş aydın oportünizmi, bu süreçte burjuva politika tarzına özgü düşkün yöntemlere başvurmaktan çekinmedi. Onun gerçek sınıfsal karakteri ve niyetleri, tenezzül ettiği yöntemlerden de görülebilir. Onun sözde ideolojik mücadele yöntemleri arasında yalan da vardı, iftira da vardı, kulisçilik ve dedikodu da vardı. Öyle ki, örgütün önünde yürümesi gereken en kritik anlarda ve konularda ortalıkta dahi görünmeyen, korkaklığı ve sinikliğiyle ünlü çürümüş bir tasfiyecinin, ayrılığın başını çeken mücadele yorgunu elebaşının nam ve hesabına, MK’nın kimi üyelerinin tasfiyesi doğrultusunda 2002 yılından başlayarak örgüt içinde kamuoyu oluşturma yönelimine girdiği son süreçte bir delegenin ifşaatıyla açığa çıktı. 3. Konferans tarafından seçilmiş olan MK’nın kararları yıllarca sabote edilip uygulanması engellendi. Örgütle MK arasındaki ilişkiler yıllardır bilinçli olarak kopartıldı, örgüt MK’ne, MK çoğunluğunun görüş ve eğilimleri örgüt güçlerine tanınmaz hale getirilerek taşındı. Dağıtımına yıllar öncesinden başlanmış olması gereken Konferans belgeleri delegelerden saklandı. Fikirlerden çok kişiler ve kişilikler tartışma konusu ve hedef haline getirildi. Kendilerine karşıt görüşleri tanınmaz hale getirmek için her türlü çarpıtma ve demagojiye, düpedüz yalan ve iftiralara başvuruldu. Sağcı kavga kaçaklığı ve tasfiyecilik sürecindeki sorumlulukların üzerinin örtülmesi temelinde ilkesiz pazarlıklara dayalı koalisyonlar oluşturuldu, suç ortaklıklarına dayalı kirli ittifaklar kuruldu. Çoğunluğunu işçi yoldaşlarla sınıf alanından sorumlu kadroların oluşturduğu 8 delegeden yükselen haklı ve devrimci bir öfke istismar edilerek meşru MK’ya karşı düpedüz darbe yapıldı.

Örgüt tarihinde bir ilki gerçekleştirerek merkezi organların sorumsuz bürokratik tutumlarına karşı devrimci bir taban inisiyatifinin örneğini sergileyen bu yoldaşların isyanını, sinsi hesaplarla başlangıçta yüzsüzce sahiplenir görünen seçkinci aydın oportünizmi, ideolojik-siyasi bakımdan peşlerine takamayacaklarını gördükleri andan itibaren bu delegelere karşı da savaş açtı. Bu kez onların devrimci kimlik ve kişiliklerini hedef alan iğrenç bir yıpratma kampanyası yürütülmeye başlandı.

Tüm bunların arkasında örgütlü bir hizip faaliyetinin olduğu sonunda yazılı kanıtlarıyla da açığa çıktı. “Eksen sahibi oldukları” iddiasıyla her fırsatta böbürlenip “görüşlerinin gücüne güvendikleri” çığırtkanlığını yapan bu arkadaşların, Konferans iradesini istedikleri yönde şekillendirebilmek için aralarında gizli ilişkiler kurdukları, ayrı bir hiyerarşiye ve işleyişe sahip özel bir örgütlenmeye gittikleri, işbölümü temelinde görev paylaşımı yaptıkları, Konferans’ın dürüst ve sağlıklı bir biçimde yürütülmesi için seçilmiş OKHK(Olağanüstü Konferans Hazırlık Komitesi) içindeki uzantıları vasıtasıyla süreci nasıl yönetmeye çalıştıkları ele geçen bir belgede bütün çıplaklığıyla görülüyordu. Hemen her delegenin yıllardır farkında olduğu hizipçi faaliyet bu kez belgesiyle suçüstü yakalanmıştı. Üstelik Konferans süreci ve delegelere dair ayrıntılı bilgilerin yer aldığı çok sayıda dosyayı içeren bu flashdisk polisin her an ulaşabileceği bir evde ele geçmişti.

Fakat onlar büyük bir pişkinlikle bu yaptıklarının da üzerini kapatmaya yeltendiler. Darbe planları ya da kamuoyunu manipüle etme hazırlıkları belgeleriyle açığa çıkan Genelkurmay’ın tutumuna benzer bir arsızlıkla, işin özünü oluşturan hizipçi ilişkilerinin hesabını dürüstçe vermeye yönelmek yerine, tartışmayı ve dikkatleri suç üstü belgelerinin ele geçirilme yöntemi üzerine kaydırmayı denediler. Kaldı ki ortada ne bir “hırsızlık” ne de “polisiye yöntemler” vardı. Bu bağlamda da, konferans sürecinin bütün belgeleri ile birlikte bu kesitin belgelerini de yakında yayınladığımız zaman işin gerçeği herkes tarafından görülecektir.

Hizipçi faaliyetleri belgeleriyle açığa çıkan sağcı aydın oportünizmi, parti anlayışı konusundaki seçkinci bürokratik karakterini, yıllardır sergilediği pratiğe ek olarak hizip tartışmaları sırasında teorik yönden de bir kez daha kustu. Suçüstü yakalanmanın şaşkınlığı ile ilk refleks olarak koro halinde, “kendilerinin yenilikçi görüşlerin sahibi olduklarını, dolayısıyla bu temelde her türlü ilişkiyi kurmalarının doğal ve meşru olduğunu” teorize etmeye kalkıştılar. Görüşlerimizi çarpıtarak bizleri Maocu “kanatlı parti anlayışının savunucuları” olarak göstermeye çalışanlar, kendileri söz konusu olunca birden “hizip kurma özgürlüğünün” savunucusu kesildiler. Hizip kurmaya bile haklarının olduğu yönündeki seçkinci bürokratik pervasızlıkları tutmayınca, bu kez, “görüşlerimiz bu yolla bastırılmak isteniyor” çığırtkanlığına sığındılar. Konferans buna da pabuç bırakmadı.

Konferans iradesini istedikleri yönde şekillendirebilmek için özel olarak örgütlenmiş organize bir hizipçi faaliyete kalkışılmış olması, Leninist parti anlayışı açısından olduğu kadar Tüzüğümüze göre de karşılığı örgütten atılmak olan ağır bir suçtu. Buna rağmen kimse onların yıllardır süregelen tasfiyeci tutum ve pratiklerinin hesabını vermenin yanında Konferansı son 5 yıldır ona tabi hale getirdikleri halde yazmaktan ısrarla kaçtıkları Bernsteincı “büyük dönüşüm” çözümlemeleri ile ideolojik hesaplaşmadan kaçmalarına meydan vermek yanlısı değildi. Bu yüzden delege çoğunluğu onlardan sadece, hizipçi ilişkilerinin bütün boyutlarıyla görülebilmesi için ele geçen flashdiskteki açılamayan diğer dosyaların şifrelerini Konferans iradesi önünde açıklamalarını istedi. Destekçileriyle birlikte kendilerinin iki katı sayıdaki delegenin ısrarlı çağrılarına karşın buna yanaşmadılar. Bunun yerine, o güne kadar tartışma konusu dahi yapmadıkları -zaten büyük ölçüde de onların önerileri temelinde şekillenmiş- delege bileşiminin iradesini değersizleştirmeye yönelik klasik iftira yöntemlerine sarıldılar. O ezici çoğunluğu, “çürümüş çoğunluk”, “imza kalabalığı”, “geleceği olmayan aritmetik topluluk” gibi hakaretlerle yaftalamaya soyundular. 6 ay önce “demokrasi kahramanları”, “tabanın sesi”, “sınıfın temsilcisi” vb. olarak yere göğe sığdıramadıkları işçi yoldaşlar bile bu siyasal karakter yoksunluğunun hedefi olmaktan kurtulamadı.

HİZİPÇİ AYDIN KOALİSYONU YENİLGİYE UĞRAMIŞ BİR AZINLIKTIR

4. Konferansımızın ortaklaşa belirlenmiş toplam 32 delegesi vardı. Bu bileşimin, örgütü ve değişik faaliyet alanlarını temsil kabiliyeti ile meşruiyeti, ezici bir çoğunlukla hizipçi aydın oportünizmine tavır alana kadar tartışma konusu dahi yapılmadı.

Bu 32 delegeden biri, kendisine verilen tüm belge ve bilgileri, bazılarının örgütle örgütlü bir ilişkisi dahi kalmamış çevre ilişkilerine taşıdığının açığa çıkması üzerine kendi kararıyla aylar önce delegelikten çekildi. Ciddi bir devrimci örgüt anlayışı ve işleyişi açısından tereddütsüz çok ağır bir suç olarak görülüp anında mahkum edilmesi gereken bu laçka tutum dahi, oy hesapları nedeniyle hizipçi oportünistler tarafından önce delegelerden saklanmaya, daha sonraları ise meşrulaştırılıp geri aldırılmaya çalışıldı.

2 delege, Konferansın yürütülüş biçimini ve karşılaştıkları kimi tutumları protesto amacıyla yazılı görüş ve tutum belirtmekten süreç boyunca ısrarla uzak durdular.

Geriye kalan 29 delegeden 18’i, yazılı kanıtlarıyla belgelenen hizipçiliği Konferans önünde hesap vermeye çağırdılar.

Bir delege, MK üyesi kimi kadroların tasfiye edilmesini hedefleyen hizipçi bir faaliyetin varlığını 2002 yılından bu yana bildiğini açıklamakla birlikte tümüyle farklı bir ara çözüm önerisi ortaya attı.

Hizipçi ilişkileri belgeleriyle açığa çıkan 5 delege dışında sadece 5 delege daha bu ilişkileri “meşru ve normal” gördüklerini açıkladılar. (Bunlardan biri, daha sonra net bir nihai tutum ve görüş belirtmekten kaçındı.)

Sonuç olarak 18’e 9 gibi açık ara bir delege iradesiyle Konferans kararı haline gelmiş olan “hizipçi faaliyetlerin açıklanması ve hesabının verilmesi” konusunda bu arkadaşlara iki kez çağrı yapılıp süre verildi.

Fakat onlar, baştan beri bütün tutum ve yaklaşımlarına yön veren küçük burjuva seçkinci örgüt anlayışlarından vazgeçmediler. Kendilerini mahkum eden ezici delege iradesini, bu kez, “çürümüş delegasyon”, “imza kalabalığı”, “mücadelenin dışına düşmüş, bugünden kopmuş, geleceği olmayan aritmetik” gibi sıfatlarla niteleyip tanımama yolunu seçtiler.“Görüşlerimiz bastırılıyor”, “bizler eksen sahibiyiz”, “yeniyi biz temsil ediyoruz” türünden içi boş böbürlenmeler eşliğinde bildiklerini okuyacaklarını deklare ettiler. Arkasından fiilen ayrı bir bayrak açıp aylardan beri kapı kapı bütün örgüt güçlerimizi ve çevre ilişkilerini dolaşmaya başladılar.

Hizipçiliğe başvuracak kadar kendini kaybetmiş sağcı aydın oportünizmi ile aramızdaki ideolojik-siyasi görüş ayrılıkları zaten büyük ve derindi. Buna bir de devrimci temellerde örgütlü bir beraberliğin asgari kurallarının dahi böyle fütursuzca çiğnenmesi eklenince, bölünmeyi hiç istemediğimiz halde onlarla aynı örgüt çatısı altında birlikteliğimizi sürdürebilmenin olanağı bizler açısından da kalmadı.

TEMELDEKİ ETKEN

TİKB olarak yaşadığımız bu süreç, sadece bize özgü bir kriz değildir. Dünyada ve Türkiye’de, 1980‘lerin ortalarından itibaren değişik tür ve biçimlerde tasfiyecilik üreten daha genel bir dinamiğin bizim özgülümüzde ortaya çıkardığı bir sonuçtur bu.

Bunun temelinde, burjuvazinin neoliberal yeniden yapılanma atağıyla pekiştirmeyi başardığı sınıfsal hegemonyasını, işçi sınıfı ve emek hareketi cephesinden güçlü bir biçimde hala sarsamamış olmanın yarattığı bezginlik ve karamsarlık yatmaktadır. Süreç uzadıkça, bu bezginlik ve karamsarlık umutsuzluk ve yılgınlığa dönüşmekte, “yeni” ve “yenilenme” adına neoliberal ideolojinin etki alanına girilmekte, geçmişin devrimci değer ve geleneklerinden nihilist bir kopuşu savunup yerine tarihte ipliği defalarca pazara çıkmış en pespaye oportünist tez ve teorilerin ipine sarılan tasfiyeci tutum ve yönelimler üremektedir

Simgesel ifadelerini Dev-Yol‘un ÖDP‘lileşmesi ile TDKP‘nin EMEP‘leşmesinin oluşturduğu birinci büyük tasfiyecilik dalgası, 12 Eylül faşizmi karşısında uğranılan ağır ve utanç verici yenilgi ile revizyonist sistemin rezilce çöküşünün yarattığı şaşkınlık ve hayal kırıklıkları zemininde yükseldi. Onu doğuran tarihsel koşulların da etkisiyle o dalga, tasfiyeci döneklik ve inkarda sınır tanımayan bir pervasızlık biçiminde yaşandı.

1990‘ların ortalarında boy atan ikinci büyük dalga ise, cepheden açık ve pervasız bir inkarcılık yerine daha sinsi bir “ara duruş” biçiminde seyretti. Ona yön veren temel dürtü, açık umutsuzluk ve yılgınlıktan ziyade, o konjonktürde öne çıkan toplumsal muhalefet dinamiklerinin hepsine mavi boncuk dağıtarak “güç olmayı” amaçlayan belkemiksiz bir kitleselleşme hedefiydi. Kitleselleşme adına kitleleşmeyi beraberinde getiren bu yönelim, zaten öncesinde de zayıf ve yetersiz olan militan devrimci özelliklerin, ML ve proletarya sosyalizminin etkilerinin “yüksek politika” adına sulandırılarak buharlaştırılması şeklinde bir tasfiye çizgisi izledi. MLKP‘nin evrimi, bu dalganın tipik örneğidir.

2000‘lerin başlarından itibaren yükselişe geçen üçüncü dalga ise, önceki her iki büyük tasfiyecilik dalgasının kimi karakteristik özellikleri yanında pratikte de birbirine zıt sonuçlar doğurabilen özgün çizgiler taşıyor. Bir taraftan son krize gelene kadar adeta mutlak bir hegemonya kurmuş olan neoliberal ideolojinin tarihsel bir derinlik ve sağlamlıktan yoksun bilinçler üzerindeki çözücü etkileri halen sürüyor; fakat 1980 ve 1990‘lı yıllardan farklı olarak diğer taraftan, sınıfı ve emekçi yığınları örgütlemenin nesnel koşullarında göreli ancak gözle görülür ölçüde de bariz değişmeler yaşanıyor. Bunlardan birincisi, tıpkı birinci ve ikinci büyük tasfiyecilik dalgaları sırasında olduğu gibi günümüzde de “yeni” ve “yenilenme” adına gitgide daha da pespayeleşen bir oportünizm ve inkarcılık üretirken; ikinci dinamiğin etkisinin daha baskın çıktığı durumlarda, “Toplumsal Hareket Devrimciliği” örneğinde olduğu gibi militanlık, ML’den etkilenme ve işçi sınıfına yönelim bakımlarından 1970‘lerin küçük burjuva halkçılığının da gerisine düşen bir halkçılık güç kazanabiliyor.

Ancak temeldeki gerilim, yani devrimci subjektif etkendeki korkunç zayıflık ve yetersizlikler ortadan kalkmış değil. Komünist ve militan devrimci hareketler, etkili ve anlamlı bir güç olmaktan hala çok uzaklar. Bu ise artık kronikleşmiş bir umutsuzluk kaynağı durumunda. Bu umutsuzluk yeni krizleri, yeni tasfiyeci arayış ve savruluşları da beraberinde getiriyor.

Öyle ki, 1989 sonrasının birinci, 1990 ortalarının ikinci tasfiyecilik dalgaları sırasında da çözümü tam da bugün bizim içimizde ortaya çıkan nihilist küçük burjuva aydın oportünizminin savunduğu türden bir “kopuş” ve “yenilenme” anlayışında gören tasfiyeciler dahi bugün yeni krizler ve kırılmalar yaşıyorlar. Neoliberal ideolojinin yörüngesel çekim alanına girerek “değişme” adına onlar da çözümü, geçmişlerinde devrimci olan ne varsa onlarla birlikte ML’i ve militan bir sosyalizm idealini de bordadan aşağı atmakta görmüşlerdi. Fakat inkarcılıkta sınır tanımamaları, iddia ettikleri “çözümü” getirmedi, devrimci hareketin tıkanıklık ve krizine çare olamadı. Çünkü onlar (da) yanlışı yanlış yerlerde aradılar. Bu yüzden bugün her biri farklı biçimlerde yeni krizler ve açmazlar içindeler. Bazıları birbirlerine de düşmüş olarak taşlayacak yeni şeytanlar arıyor, yarın onlardan da bıkacakları yeni teorik fantezilerin peşinde koşuyorlar.

Birinci ve ikinci tasfiyecilik dalgasının namlı tasfiyecilerinin serencamı ve bugünkü halleri, onları önlerine katıp götüren o ilk iki büyük dalga sırasında da TİKB’nin şimdi ölü bir köpek muamelesi yaptıkları militan ML ideolojisi, devrimci tarihi ve gelenekleri temeli üzerinde yükselen net ve kararlı duruşu sayesinde kayıp gitmelerinin önü alınan içimizdeki küçük burjuva abbas yolcuların ve yorgun devrimciliğin bugünkü frenleri patlamış “kopuş” ve “yenilenme” yönelimlerini bekleyen akıbetin habercisidir.

YENİ BERNSTEİNCILIK

Yollarımızın ayrıldığı sağcı aydın oportünizminin temsilcileriyle ideolojik-siyasi ayrılıklarımız tek bir konu ile sınırlı değildir.

Dünyada ve Türkiye’de 1980 sonrası yaşanan değişimlerin yorumlanışından Türkiye’nin rejim tipindeki farklılaşmaya, işçi sınıfının yapısındaki değişimlerden çıkarılan sonuçlardan sosyalist devrim anlayışına, geçmişimizin değerlendirilmesinden parti anlayışına kadar bir dizi stratejik konuda aramızda çoktan çizgi farklılığına dönüşmüş kapsamlı, büyük ve derin görüş ayrılıkları vardır

“Yeni görüşler” adı altında bu arkadaşlar, emperyalist neoliberal yeniden yapılanma sürecini dünyada da Türkiye’de de asıl olarak sermayeye güç ve avantaj kazandıran yönlerinden okuyan NEOBERNSTEİNCI bir temel yaklaşıma sahiplerdir.

Bu oportünizm daha işin başında, “devrimci hareket kapitalizmde bugüne kadar hep krizleri ve kriz öğelerini gördü, halbuki asıl olan üretici güçlerdeki gelişmedir” şeklinde bir önkabulle yola koyuldu. Onun Bernsteincı karakterini, bu stratejik önkabulden daha açık ve dolaysız ne anlatabilir? Kapitalizmi sadece üretici güçleri geliştirme yönünden ele alıyor fakat bunun bile üretici güçlerin çok daha büyük bir kısmının yıkımı pahasına gerçekleştiği gerçeğinin üzerinden atlayan bir tekyanlılıkla hareket ediyordu. Bu tekyanlılık, sistemin yapısal hastalık ve açmazlarına, çelişkilerindeki keskinleşmeye, kriz gerçeğine ve kriz olasılıklarına hemen hiç değinmiyordu. Sadece neoliberalizm sayesinde sermaye birikim süreçlerindeki tıkanmanın (krizin) ötelenişini ve bunun burjuvaziye kazandırdığı avantajları görüyor, fakat sistemin doğası gereği yeni ve daha da ağırlaşmış krizlere yuvarlanmaktan kurtulamayacağı gerçeğini belirsiz bir geleceğe erteleyerek gözlerden gizliyordu.

Çürümüş ve asalak bir sistem olarak kapitalizmin içine girmekten kurtulamadığı yapısal krizlerinden birine burjuvazi cephesinden “çözüm” arayışları sırasında şekillenen bir strateji olarak neoliberal yeniden yapılanma süreci, bu yeni Bernsteincılığa göre, “kapitalist sistemin içsel yapısı içerisinde üretim alanından başlayıp genişleyen SANAYİ DEVRİMİNDEN SONRA EN BÜYÜK DÖNÜŞÜM”dü. Bu sayede “SİSTEM KISA HATTA ORTA VADEYİ BULACAK BİR İSTİKRAR” sürecine girmişti. Sınıf mücadelesinin ölçüleriyle bu, daha en az 25-30 yıl sürecek bir istikrar öngörüsü demekti.

Yeni Bernsteincılar, Gorbaçovcuların bayraklaştırdıkları “bilimsel-teknolojik devrim” teorisine kapılanmışlardır. Emperyalizmin karakterinin değiştiği, onun yeni ve farklı bir aşamasına girdiğimiz temel iddiası başta olmak üzere o iflas etmiş revizyonizme yol gösteren bu yeni ihanet çağı teorisinin neredeyse bütün belli başlı tez ve iddialarını, bazen aynen, çoğu kez kavramlarla oynanmış olarak onların “Büyük Dönüşüm çözümlemelerinde” görmek mümkündür. “Bilimsel-teknolojik devrim” yerine “devrimsel düzeyde bir teknolojik değişim” şeklinde laf cambazlıkları bu gerçekliğin üzerini örtmek içindir.

Burjuvazinin neoliberal yeniden yapılanma atağıyla komünist ve devrimci hareketler, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar karşısında sağladığı başarıları, üstünlük ve avantajları tek yönlü okumakla kalmayıp tarihsel bir perspektif bakımından bunların geçici karakterini unutacak kadar kendini kaybeden Bernsteinci bu “büyük dönüşüm” okumasına bakılırsa, kapitalizm tarihsel olarak bile ömrünü hala doldurmamış bir sistemdir: “SİSTEMİN TARİHSEL SINIRLARINA DOĞRU HIZLA YAKLAŞILMAKTADIR”.

Basit bir dil sürçmesi olarak görülemeyecek olan sırf bu cümle bile, emperyalizmi, sistemdeki çürüme ve asalaklığın zirveye çıktığı kapitalizmin en son ve nihai aşaması olarak niteleyen Leninist emperyalizm tahlilinin ve ondan çıkan tüm devrimci sonuçların kökten reddi anlamına gelir. Bu aynı zamanda proleter devrimin ve sosyalizmin güncelliğinin reddedilmesidir. Nitekim onlar bunu açıkça da savundular.

Günümüz koşullarında proleter devrim ve sosyalizmin ‘yakın, somut ve güncel’ bir imkan olarak kavranıp buna uygun hareket edilmesi, lafa geldiği zaman herkesten çok daha keskin sosyalist devrimci pozlarına bürünen bu sağcı aydın oportünizmine göre yanlıştır. Onlara göre bu tür belirlemeler, “objektif koşulları doğru değerlendiremediği gibi subjektif faaliyetin döğru noktalara yoğunlaşarak yürütülmesini engelleyen” indirgemeci, kestirmeci, dar siyasal belirlemelerdir. Burada kastedilen “doğru noktalar”, yıllara yayılmış, keyfe keder “teorik araştırma, inceleme, çözümleme faaliyeti”dir.

İşin ilginci, bundan 5 yıl önce Konferans sürecinin silbaştan yapılarak ona tabi hale getirildiği ve o yapılmadığı sürece diğer her şeyin boş, anlamsız ve nafile çabalar olmaktan kurtulamayacağı iddia edilen o “Büyük Dönüşüm çözümlemesi” de yapılmadı. Hizipçi aydın koalisyonunun “fikir babası”, defalarca tarih verdiği halde, “eksen” olarak tanımladıkları bu konudaki görüşlerini son haliyle yazılı olarak ortaya koymaktan kaçtı. Çünkü hem o sözde yeni açılımların ruhuna işlemiş Bernsteincılığı o haliyle örgüte yutturamayacaklarını anlamıştı hem de o kapitalizm güzellemesi, kafasındaki ilk taslağı kaleme aldığı dönemden farklı olarak bizzat hayat tarafından ıskartaya çıkartılmıştı. 5 yıl önce ‘aşkın bir emperyalizm çözümlemesi’ demagojileri altında pazarlanmaya çalışılan bu teorinin, kısa hatta orta vadede bile sarsılmayacak bir stabilizasyona ve istikrara kavuştuğunu iddia ettiği neoliberal kapitalizm, o zamanlar belirsiz bir geleceğin sorunu olarak adı dil ucuyla anılan yeni bir kriz çukuruna daha yuvarlanmıştı. Neoliberal ideolojinin bilinçleri teslim alan hegemonyası altında şekillenen çözümlemeleri bu değişen koşullarda gündemleştirmek bu kez anında sırıtırdı.

Sonuç olarak, teorik fantezi meraklısı sağcı aydın oportünizminin “yeni görüşler” etiketi altında örgüte yutturmaya kalkıştığı “büyük dönüşüm” çözümlemesi, Bernstein’ın 130 yıl öncesine ait oportünist görüşlerinin kaba bir versiyonudur. Emperyalist kapitalizmin 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanma sürecinde hayatın her alanında kaydettiği ilerlemelerin yarattığı şaşkınlığın, bilinç karmaşasının, burjuvazinin bu süreçte ele geçirdiğı üstünlük ve avantajların altında ezilmenin, sınıfsal dengelerde proletarya ve komünistlerin aleyhindeki değişmelerin yarattığı panik ve ezikliğin dile gelişidir.

Bu temel çözümlemeden hareketle çıkarılan bütün stratejik sonuçlar da, savunulan o sağcı liberal öze dayalı, onunla uyum halindedir.

HER BİRİ BİRBİRİNDEN OPORTÜNİST TÜREV SONUÇLAR

Örneğin bu arkadaşlar, emperyalistler arasındaki ilişkilerde çelişkileri ve bunları doğuran yapısal etkenleri değil, birlik yönlerini esas alan “ultra emperyalist” bir yaklaşımın savunucusudurlar. Onlara göre, emperyalistler arasındaki ilişkilerde “karşılıklı bağımlılık” günümüzde daha baskın ve tayin edici bir hal almıştır. Ayrıca eşit olmayan gelişme yasası temelinde dengelerin değiştiğini, ABD‘nin özellikle de teknolojik ve askeri yönlerden ezici üstünlüğü hala devam etmekle birlikte 1990’lardaki rakipsiz ve mutlak hegemon konumunu artık yitirme sürecine girdiğini, bu arada dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin giderek Asya-Pasifik hattına doğru kaydığını, bunun emperyalist güçler arasındaki ilişkilerde de yeni paylaşım talepleri temelinde ilerde yeni sürtüşmeler doğurabileceğini söylemek onlara göre “Avrasyacılık’tır”.

Bu örgüt proletaryayı, onun sosyalizmin inşasında ve devrimimizdeki öncü rolünü sanki yeni keşfediyormuş gibi yeni Bernsteincılık kendisini bu konularda ‘biricikleştirme’ çabası içindedir. Bu bir yönüyle tarihimizden habersiz bir cehaleti ele verir, her şeyi kendisiyle başlatıp açıklamaya meraklı bir nihilizmi yansıtır. Fakat bu keskin proletaryacılık, somuta gelindiğinde karşımıza ya pespaye bir kuyrukçuluk ya aristokratik bir işçi siyaseti savunuculuğu ya da II. Enternasyonal türü bir sendikalizm olarak çıkar.

Bir taraftan en gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi rastlanmayacak saflıkta sadece proleterlerle burjuvalardan oluşan kurgusal toplum tasvirleri çizer, diğer yandan proletaryanın has kesimlerini dahi “kent yoksulları” torbasına doldurarak bu kez sınıfın bazı bölüklerini “sınıfın müttefiki” olarak tanımlayan ucube tezler üretir. Sonra kalkar başkalarını “proletaryadan uzaklıkla”, “ezilencilikle”, “halkçılıkla”, “muğlak bir toplumculukla” damgalamaya kalkışır.

Proletaryanın hala geçerli temel mücadele biçimlerinin başlarında gelen grev ve direnişler, yeni Bernsteincı bu revizyonizmin “yeni” görüşlerine göre “etkisini ve önemini yitirmiştir”, “devredışı kalmıştır”, “proletarya grev silahından yoksun hale gelmiştir”. Bu onun sınıf içindeki çalışmada (da) militan eylem ve pratik yönelimlerin yanına dahi yaklaşmayan genel sağcılığı ile uyumludur.

Onun için proletarya, kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma sürecinde konumlarını yitirerek proletaryanın saflarına katılan eskinin beyaz yakalıları ile birlikte vasıflı emek türleridir. Gözü her konuda öncelikli olarak bunların üzerindedir. Grev ve direnişlerin tekrar etkili hale getirilebilmesinden krize karşı mücadelenin örgütlenmesine kadar sınıf içindeki çalışmada bütün strateji ve taktiklerini bu kesimlerin kazanılması üzerine inşa eder. Sınıfın birer parçası haline gelmiş olmakla birlikte özellikleri ve alışkanlıkları itibarıyla aristokratik eğilim ve özelliklere de sahip olan bu kesimlerin önemini tek yanlı olarak her fırsatta vurgularken; öbür yandan işsiz işçiler, enformel sektörlerde çalışan işçiler, evde çalışan kadınlar, emekçi memurlar, inşaat ve temizlik işçileri gibi sınıfın hem sayıca hem de militanlığa açıklık bakımından en önemli bölüklerini ‘kent yoksulları’ genel kategorisi içinde eritmeye kalkışır. Hareket noktasını, “proletaryanın neoliberal yeniden yapılanma sürecinde uğradığı güç ve konum kayıplarını telafi edecek yeni toplumsal dinamikler arayışının” oluşturduğu Toplumsal Hareket Devrimciliği ile arasındaki sınırlar bu noktada silinir. Özümsenmiş tutarlı bir proletarya devrimciliğinin asla düşmeyeceği bu vahim ideolojik hatasını dürüstçe kabullenip düzeltmeye de yanaşmaz. Bunun yerine, onu bu konuda eleştiren işçi yoldaşları küçümsemeye, “ezilenciler” olarak yaftalamaya kalkışır.

İşçi sınıfı içinde aristokratizm, her zaman bayağı bir sendikalizm ve reformizm üretmiştir. Bu yasa bizim özgülümüzde de değişmedi. Lafta keskin proletaryacı yeni Bernsteincılığa göre, “komünist partinin işçi sınıfı içindeki çalışmasının esasını mevcut sendikaların ele geçirilmesi, duruma göre yenilerinin kurulması oluşturur”. Bu denli saf ve katıksız bir sendikalizm, II. Enternasyonal oportünizmi tarafından bile bu açıklıkta ve kabalıkta savunulmamıştır.

Kapitalizmin ’80 sonrasında Türkiye’de de yaptığı sıçrama, bu arkadaşların aklını başından aldı. Onun bu bariz fakat göreli atağını, Türkiye kapitalizminin yapısal-tarihsel özellik ve zayıflıklarından, emperyalist-kapitalist sistem bütünlüğünden, o bütünlük içindeki hiyerarşik ilişkiler zincirinden, buna bağlı ekonomik strateji ve bölgesel politika değişikliklerinden soyutlayarak, işbirlikçi karakteri ve konumu temelde değişmemiş olan Türk tekelci burjuvazisinin ve kapitalizminin, “sermayenin bölge çapındaki çıkarlarını gerektiğinde ordusunun süngü gücüyle de gerçekleştirip koruyabilecek bir güce ulaştığını” iddia edebilecek kadar ileri gittiler. ML’e sadakat, proletarya ve devrime karşı sorumluluk diye bir derdi olmayan fantezi meraklısı kimi aydınlar tarafından 1980’lerin sonunda üretilen “alt emperyalizm/bölgesel emperyalizm” teorileri böylelikle yıllar sonra bizim içimizde hortlatıldı.

Kapitalizmin gelişme düzeyi ve sermayenin kazandığı üstünlüklere dair bu abartı, hayattan kopuk küçük burjuva aydınların abartıya ve fanteziye olan merakı sınırları içinde kalsaydı fazla sorun olmazdı. Fakat bu merak, politika ve taktiklere yön veren stratejik ön kabuller düzlemine taşınmaya kalkışıldı.

Örneğin, kapitalizmin en gelişkin olduğu ülkelerde dahi rastlanmadık saflıkta sırf proletarya ile burjuvaziden ibaret toplum tahlilleri yapılmaya başlandı. Öyle ki, feodal ilişkilerin hala ağır bastığı geri tarım toplumları olmaktan henüz kurtulamamış Orta Asya Cumhuriyetleri bile, “toplumun proleterleştiği, proletaryanın toplumsallaştığı” genel kalıbı içerisine sıkıştırılıp değerlendirilir oldu.

Irak ve Afganistan‘daki işgal karşıtı direnişleri ve yaşanan somut süreçleri tahlil ederken “işçi sınıfı dinamiğini ve sosyalizme yönelme zorunluluğunu yeterince anmadığımız” gerekçesiyle bizler, “eski MDD‘ci yaklaşım ve alışkanlıklarından hala kurtulamamış orta sınıf devrimcileri” vb. olarak damgalandık.

Kapitalizmin gelişme düzeyinin tek yanlı olarak abartılması yanında toplumdaki meta ilişkileri alanının genişlemesi olgusu, diyalektikten kopuk yüzeysel bir materyalizm algısıyla da birleşince kaba bir ekonomik determinizmi beraberinde getirdi. Egemenlik sorunu başta olmak üzere bütün toplumsal ve siyasal süreçler, “materyalist yaklaşım” görünümü ve iddiası altında salt kapitalist mülkiyet ilişkileri alanındaki konumlar ve ekonomik süreçlerle açıklanır oldu. Öyle ki, devletin, siyasal baskı ve zorun, sınıf mücadelesinin, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıfsal dengelerin, politikanın, ideolojinin neredeyse adını dahi anmayan yapısalcı “egemenlik teorileri” üretilmeye başlandı. Fakat bu kaba determinizm, en vahim, en oportünist yansımasını rejim değişikliği konusunda gösterdi.

REJİM TİPİ KONUSUNDAKİ FARKLILIKLARIMIZ

Yeni Bernsteincılık, Türkiye’deki rejimin geçirdiği değişiklikler konusunda “İkinci Cumhuriyetçilik” ile aynı temel tezi savunmaktadır: “Faşizmin çözüldüğü, yerini burjuva liberal demokrasinin aldığı” iddiasındadır. Bu onun ML’den ve Leninist emperyalizm çözümlemesinden nasıl koptuğunun ve neoliberalizmin çekim alanına ne denli girdiğinin tartışmasız en açık ve çarpıcı göstergesidir.

Ona göre bu değişimi “sermayenin ihtiyaçlarındaki değişme” sağlamıştır. Bu her şeyden önce burjuvaziye hem de emperyalizm çağında nesnel olarak “ilerici” bir rol biçmek, “demokrat” payesi vermek anlamına gelir. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün iki temel biçiminden biri olan liberal demokrasinin başına çeşitli sıfatlar eklemek, gelebilecek eleştirilere göre birinden birini kullanmak amacıyla bu konuda tam 6 çeşit tanım üretmek ya da liberal demokrasinin de kan dökmekten çekinmeyen zorba bir rejim türü olduğuna dair basit gerçekleri büyük teorik keşif edasıyla tekrarlamak bu “İkinci Cumhuriyetçi” savruluşun üzerini örtmeye yetmez.

Ayrıca geçildiği iddia edilen bu demokrasi, toplumsal ve siyasal yaşamın hangi alanında hangi değişiklikleri beraberinde getirmiştir? Faşist 12 Eylül Anayasası yürürlüktedir. Ona uygun dizayn edilen devlet yapılanması bellibaşlı bütün kurumlarıyla ayaktadır. Neoliberal yeniden yapılanmanın doğasına uygun olarak “bağımsız üst kurullar” adı altında bunlara emperyalist tekellere ve tekelci burjuvaziye dolaysızca bağımlı ve kararları tartışılmaz yeni kurumlar eklenmiştir. 12 Eylül faşizmi tarafından çıkarılan Sendikalar Yasası, Grev ve Lokavt Yasası, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası, Basın Yasası, ceza yasaları, toplantı ve gösteri yasaları, cezaevleri rejimi ve infaz yasaları başta olmak üzere siyasi ve toplumsal hayatı düzenleyen bellibaşlı bütün temel yasalar ve uygulamalar, hafifleyip demokratikleşmek şurada dursun birçok yönden ağırlaştırılıp katılaştırılmışlardır. Burjuva liberal demokrasi ile faşizm arasındaki farklılıkların bir anlamda en başında gelen güçler ayrılığının genişleyip kurumsallaşması yerine, gücün gitgide daha fazla merkezileşmesi yonunde bir genel trend yaşanmaktadır. Teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde bütün toplum korkunç bir denetim ve gözetim altında tutulmaktadır. Daha sayılabilecek benzer bir dizi olgusal gerçek ortadayken, geçildiği iddia edilen bu demokrasi nerededir, hangi alanda, nasıl tezahür etmektedir? Ve bu “demokrasiyi” kimler getirmiştir? Bu noktada dünkü Özal, bugünkü AKP yalakası liberallerle fark nerededir?..

“Türkiye’de faşizmin çözülüp liberal demokrasiye geçildiği” iddiası, aynı zamanda üstü örtük bir AB şakşakçılığı anlamına gelir. Kaşarlanmış “İkinci Cumhuriyetçiler” bunu zaten açıkça ifade ederler. “İç dinamiklerin yetersizliğini, bu dış dinamiğin kapattığını” ileri sürerler. Zaten Türkiye kapitalizminin ihracat, ithalat, ortak yatırım, teknolojik bağımlılık, borç ve kredi ilişkilerinde AB’ye olan bağımlılığı gözonune getirilecek olursa, “faşizmi çözüp yerine liberal demokrasiyi getiren” temel dinamik olarak tanımlanan “sermayenin ihtiyaçlarındaki değişme” kapsamına hangi güç ve dinamiklerin girdiği gerçeği belirginlik kazanır. Marksist materyalizmle karıştırılan ama onunla ilgisi olmayan ekonomik determinizm, egemenlik teorileri konusunda olduğu gibi bu konuda da 1970‘lerin yapısalcı tez ve yaklaşımlarının kötü bir taklidi olarak karşımıza çıkmıştır.

Fakat bu liberal savruluşu temellendirmek amacıyla üretilen ideolojik gerekçeler içerisinde herhalde en “derini”, “burjuvazinin, emekçi halk hareketinin 12 Eylül öncesi kabarışından duyduğu korkuyu bir daha yaşamamak için faşizmi çözdüğü” iddiası olsa gerektir?!! Bu gerekçe, ciddi bir konuda ciddi bir fikir tartışması açısından aslında sözün bittiği noktadır!.. 1990’lardan sonra çözüldüğü iddia edilen faşizmi çözen etkenlerden biri olarak işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin 1980 öncesi kabarışından duyulan korku gerekçesi ileri sürülebiliyorsa, bu mantık karşısında yapılacak bir şey artık kalmamış demektir!..

Burjuva devletin yeniden yapılandırılması ve rejimdeki değişiklikler konusunda “İkinci Cumhuriyetçilik” ile aynı tezin savunucusu olarak karşımıza çıkan yeni Bernsteincılık, sorunu, “rejimde bir değişiklik var mı yok mu” şeklinde tamamen skolastik bir kalıba sıkıştırma çabasındadır. Aklı başında hiç kimse, ekonomiden siyasete, toplumsal yapıdan ideolojik-kültürel değerler sistemine kadar her şeyin değiştiği bir tarihsel kesitte Türkiye’de de rejim yapılanmasının hiçbir değişim geçirmeden kaskatı aynı kaldığı iddiasında değildir ve olamaz.

Kaldı ki bu örgüt, bu konuda 1999 yılında ortaya konulan kapsamlı bir çözümlemenin sahibidir. Burjuva devletin yeniden yapılandırılmasını ele alan bu çözümleme, hem 1980 sonrası yaşanan neoliberal dönüşümün geç de olsa yakalanması anlamında örgüt içinde öncü bir adım özelliğine sahiptir hem de ele aldığı konuya ilişkin çözümlemelerinin kapsamı ve hala süren geçerliliği açısından TDH genelinde konuya ilişkin öncü açılımlar kapsamındadır.

Dolayısıyla burada asıl can alıcı nokta, hangi etken ve dinamiklerin sonucu olarak hangi yönde nasıl bir değişimin yaşandığıdır. Özellikle de ML bir teori ve devrimci öncülük anlayışı açısından önemli olan budur. Çünkü izlenecek strateji ve taktiklere bu konuda çıkartılan sonuçlar yön verecektir. Onun için sorunun ele alınış tarzı ve yöntem tayin edici bir öneme sahiptir.

Yeni Bernsteincılık, kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanma genel sürecini ele alışı sırasında izlediği yöntemi, onun temel bileşenlerinden biri olarak dünya çapında izlenen bir stratejinin Türkiye özgülündeki izdüşümünü çözümlemeye kalkıştığında da tekrarlıyor. Konuyu sadece sermaye odağından, üstelik korkunç bir tekyanlılık ve yüzeysellikle ele alıyor.

Türkiye’deki rejimin yapılanmasındaki değişimleri o, ekonomide olduğu gibi siyasette de gücün daha fazla merkezileşmesi ve yoğunlaşması genel eğiliminden, emperyalizm çağında finans kapitalin karakteristik özelliği haline gelen gericilik eğilimindeki yoğunlaşmadan, azami kar ihtiyacındaki büyümeye bağlı olarak azami egemenlik ihtiyacındaki büyümeden ve mali sermaye asalaklığının karakteristik eğilim ve özelliklerinden kopartarak ele alıyor. Ayrıca çağımızda demokrasiyi zorlayacak temel dinamikleri oluşturan işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinde güçlü bir yükseliş ile devrimci demokratik bir ulusal hareketin bununla da belli ölçülerde buluşan bir zorlamasının yaşanmadığı koşullarda faşizmi “çözme” misyonunu tutup sermayeye (ve örtük olarak onun arkasındaki emperyalist burjuvaziye) verebiliyor.

Neoliberal yeniden yapılanma süreçlerinin sonunda burjuvazinin sınıf olarak egemenliğinin katmanlı yapısı daha da yetkinleşerek daha girift bir hal aldı. İşin çekirdeğinde bulunan siyasal egemenlik alanında ve onun temel aygıtını oluşturan burjuva devletin yeni yapılanmasında bu değişimin yönü, burjuva liberal demokrasinin klasik biçimleri, mekanizma ve kurallarını da kendisine artık bir ayak bağı olarak gören, faşizme özgü uygulama ve yönelimleri giderek genişleyen bir tarzda daha belirgin olarak içerir hale gelen daha baskıcı ve despotik bir rejim şekillenmesi yonundedir.

Burada özellikle iki etken belirleyici bir konuma sahiptirler: Bunlardan birincisi, genel olarak finans kapitalin ama onun içinde bile daha çok emperyalist para sermayenin ihtiyaçlarıdır. Bu etken, burjuvazinin sınıf egemenliğinin dünya çapındaki yeni yapılanmasının ‘yapısal’ belirleyenidir. Sürece yön veren diğer özel etken ise, burjuva devletlerin “güvenlik” kaygılarını paranoik bir korkuya dönüştüren 11 Eylül sendromudur. Günümüzde belirli aralıklarla tazelenip canlı tutulmaya devam edilen bu sendrom, geniş bir zaman dilimini kapsayan ‘konjonktürel’ bir belirleyen durumundadır.

Sermayenin asalaklık ve çürümesinin had safhaya vardığı kapitalizmin son aşaması olarak emperyalizm çağında, onun da kendi içinde mali sermaye asalaklığının zirve yaptığı bir evrede, kapitalizmin doğum ve yükseliş aşamasının siyasal egemenlik biçimi olan burjuva liberal demokrasinin hala mümkün ve geçerli olduğunu ya da olabileceğini düşünebilmek ya bu dünyada yaşamamakla ya da dünyayı kendine güldürecek orijinallikler peşinde koşmakla mümkündür. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünun bu biçiminin, kendi içinde geçirdiği tarihsel evrimin genel yonunü ve geldiği son noktayı görmek için, İngiltere ve ABD’de 11 Eylül sonrasında çıkarılan yasalar ve uygulamalar ile siyasal gücün neredeyse “kişiselleştiği” Fransa, Almanya ve İtalya gibi “liberal demokrasinin beşiği ve vitrini” ülkelerdeki iktidar yapılanması ve işleyişinin son yıllardaki farklılaşma seyrini şöyle bir göz onune getirmek bile yeterlidir. O “demokrasinin” günümüzde artık nelere açık ve hazır hale geldiğini, “gerekli gördüğünde” faşizmin karakteristiklerinden biri olarak şiddette sınır tanımayan terörcü yüzünü arkasında onbinlerce ölü ve milyonlarca göçmen, kendi halkını doldurduğu toplama kampları ve izolasyon uygulamaları bırakacak şekilde ne kadar rahat ve ne kadar geniş çapta kuşanabildiğini sergileyen örnekler olarak Pakistan ve Sri Lanka‘ya da bakılabilir.

Bu genel ve nesnel eğilimin belirleyici nedenini, emperyalizmin yapısında buluruz:

“..özellikle emperyalizm, banka sermayesi çağı, dev kapitalist tekeller çağı, tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine gelişimi çağı, ‘devlet mekanizması’nın olağanüstü bir güçlenişini, gerek monarşist gerekse de en özgür, cumhuriyetçi ülkelerde proletaryaya karşı baskı önlemlerinin artırılmasıyla bağlantı içinde onun bürokratik ve askeri aygıtının görülmedik bir büyümesini gösterir” (Lenin, Devlet ve Devrim, sf. 44)

Her ikisi de sonuçta burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün farklı biçimleri olmakla birlikte faşizm ile burjuva demokrasisi arasındaki farkların küçük ve önemsiz olduğu iddia edilemez. Sınıf mücadelesinin sürdüğü koşullar açısından bunlar arasında büyük ve önemli farklılıklar vardır. Proletaryanın ve onun komünist öncüsünün izleyeceği strateji ve taktikler de, her iki rejim tipinde haliyle büyük farklılıklar içerir. Proletaryanın burjuvazinin sınıf olarak egemenliğine kökünden son vererek sınıfsız komünist topluma ulaşma ve onun ilk adımı olarak sosyalizmi kurma tarihsel amacı her ikisinde de değişmez. Gerçi halkçılığın tersyüz edilmiş hali şeklinde bir sosyalist devrim anlayışına sahip olan yeni Bernsteincılık, faşizme karşı mücadeleyi salt demokrasi için mücadele ile sınırlı gören bir yüzeyselliğe sahip olduğu için faşizm varsa sosyalizm için mücadeleyi olanaksız sayar. Fakat her halükarda, bir ülkede faşizmin mi yoksa liberal bir demokrasinin mi hüküm sürdüğüne bağlı olarak, proletarya ve komünist öncüsünün izleyeceği stratejik ve taktik politikalar arasında acil talepler, ittifaklar siyaseti, örgütlenme ve mücadelenin biçim ve yöntemleri konuları başta olmak üzere büyük farklılıklar vardır.

A’yi diyen B’yi de demek zorundadır!… Rejim tipi konusunda “ikinci Cumhuriyetçilik” biçimine bürünen yeni Bernsteincılık, bu değişim iddiasından hangi stratejik sonuçları çıkarıyor? Bu değişimin beraberinde getirdiği “yeni” düşünce ve açılımlar olarak bu kez neler öneriyor? Örneğin legal bir parti kurmayı düşünüyor mu? Hangi güçlerle hangi alanlarda, hangi hedef ve ilkeler temelinde nasıl bir ittifak siyaseti izlemeyi planlıyor? Konferansı yıllarca ona tabi hale getirdiği “büyük dönüşüm çözümlemesini” kaleme almaktan kaçtıktan sonra apar topar merkezileştirilen bu konudaki gürültüye ve aceleye rağmen bu yöndeki ısrarlı sorularımıza hala yanıt vermiyor.

FARKLILIKLARIMIZIN ÖZÜ NEREDE YATIYOR?

Emperyalizm aşamasına geçişle birlikte kapitalizmin tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olduğu gerçeğini dahi unutacak ölçüde kendinden geçip, bundan dört yıl gibi kısa bir süre önce onun daha en az 25-30 yıl sürecek bir istikrar ve üstünlük dönemi yaşayacağı öngörüsünde bulunan bir “büyük dönüşüm çözümlemesi”nin ya da “İkinci Cumhuriyetçi” liberallerle aynı zemine düşebilen bir liberalizmin, salt burada andıklarımızla da sınırlı olmayan görüş ve temel tezlerinin birçoğu ideolojik-siyasi yönlerden başlı başına önemli birer ideolojik ayrılık konusudurlar. Fakat bu arkadaşlarla asıl tayin edici ayrılığımız, proletaryaya komünist öncülük misyonunun kavranışı ve buna bağlı olarak şekillenen devrimcilik anlayışı konusundadır.

Bu farklılık, basitçe bir pratik tutum ya da politik-taktik konularda yaklaşım farklılıkları olarak görülemez. Kuşkusuz bu boyutları da olan, fakat her şeyden önce düşünsel, ruhsal, ahlaki ve pratik yönlere sahip kapsamlı bir bütünlük ilişkisi olarak ideolojik tutum farklılığıdır. Bu farklılık, siyasal varoluş ve felsefe farklılığıdır. ML temellerde devrimci bir bütünlük ilişkisi olarak kavranması gereken proletarya devrimciliği ile sınıfa bu temellerde öncülük ve önderlik sorumluluğunun nasıl anlaşıldığına, nasıl bir devrim ve sosyalizm anlayışına sahip olunduğuna, bu konulardaki iddiaların ve lafa gelince savunulan tezlerin ne denli özümsenip içselleştirildiğine, pratikte hakkının ne denli verildiğine ilişkin bir farklılıktır.

Bugün yollarımızın ayrıldığı zihniyet, bundan dört yıl önce, burjuvazinin ve kapitalizmin dünya çapında “kısa hatta orta vadede bile bozulmayacak” bir üstünlük ve istikrar sağladığını iddia ediyordu. Konferans sürecinin bu denli uzatılıp çürütülmesi de dahil örgütün sınıf mücadelesiyle ilişkilenişini tayin eden bütün görev ve öncelik belirlemelerini hep bu öngörüye dayalı olarak yaptı. Teoriyi pratikten olduğu kadar yıllardır yazılı bir programdan yoksun bir örgütte devrimci bir teori üretiminin en başa yazması gereken önceliklerden de kopartarak mutlaklaştırmasıyla da birleşik olarak bu anlayış, yapısı gereği, militan devrimci bir siyasal pratikten ısrarla kaçan sağcı bir aydın oportünizmine kan taşıdı. Sinsi ve öldürücü bir kendiliğindencilik üretti. Tasfiyeciliğe süreklilik ve meşruiyet kazandırdı. Bütün eksiklik ve zayıflıklarına karşın TDH içinde militan komünist bir örgüt olarak tanınan TİKB’nin bütün karakteristik özelliklerini yitirip varlığını sürdürüp sürdürmediği bile belirsiz bir konuma sürüklenişinde tayin edici bir rol oynadı. “Kopuşta süreklilik” şeklinde bir akışkanlık teorisi üretecek ölçüde kendini kaybetmiş postmodernist bir “yenilenme” anlayışıyla onu devrimci geçmişinden, tarihsel değer ve geleneklerinden bütünüyle koparmayı amaç edinen dizginsiz bir inkar ve döneklik eğiliminin teorisini ve pratiğini yapmaya soyundu.

Daha fazlası

İlgili

Close