ABD’de göçmenlere yönelik devlet terörü yeni bir can daha aldı. Maine eyaletinde ICE (Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi) ekiplerinin açtığı ateş sonucu Joan Sebastian Guerrero yaşamını yitirdi.
14 Temmuz’da gerçekleşen katliam, yalnızca bir hafta içinde ikinci ICE katliamı oldu. Olayın ardından İç Güvenlik Bakanlığı yine aynı senaryoyu devreye soktu. “Kamu güvenliği”, “Kaçmaya çalışma” ve “Güvenlik güçlerine araçla saldırı” iddiaları öne sürülerek ölüm meşrulaştırılmaya çalışıldı. Ancak artık bu açıklamalar ABD’de yaşayan milyonlarca göçmen ve yerli emekçiyi ikna etmiyor. Çünkü ortada tek tek yaşanan “Münferit olaylar” değil, giderek kurumsallaşan bir devlet şiddeti olduğu giderek daha fazla bilince çıkıyor.
Henüz bir hafta önce Texas’ın Houston kentinde, otuz yılı aşkın süredir ABD’de yaşayan Meksikalı Lorenzo Salgado Araujo da ICE polislerinin açtığı ateş sonucu öldürülmüştü. ICE’nin yetkileri sürekli genişletiliyor, sınır güvenliği adı altında milyarlarca dolarlık bütçeler ayrılıyor, göçmen gözaltı merkezleri büyütülüyor ve federal kolluk güçleri giderek daha fazla militarize ediliyor. Göçmenler ise sistemli biçimde “Suçlu”, “Tehlike” ve “İç düşman” olarak hedefe konuluyor.
ICE’nin rolü, göçmenleri sınır dışı eden bir kolluk gücü olmanın çok ötesindedir. Emperyalist kapitalist devletin inşa ettiği yeni güvenlik rejiminin, toplumu korku ve zor yoluyla yönetmeye dayanan baskı aygıtlarının en görünür ve en saldırgan kurumlarından biri olarak kurulmuştu. Göçmen mahallelerinde estirilen terör, kitlesel gözaltılar, ailelerin parçalanması ve operasyonlar, cenaze töreni çoktan yapılan burjuva demokrasilerinin yerine yapılandırılan devlet modelinin iç mimarisi özellikleri taşıyor.
Avrupa Birliği ülkeleri sığınma hakkını fiilen ortadan kaldırırken sınırlarını askeri Frontex’in yetkilerini genişleterek korumaya çalışıren, dijital gözetim ağlarını yaygınlaştırarak polis devletini güçlendiren yasaları peş peşe yürürlüğe sokarken de ilk hedef göçmenler oldu. Ancak kısa sürede grev yapan işçilere, öğrenci hareketlerine, iklim aktivistlerine ve toplumsal muhalefetin tüm kesimlerine yöneldi.
Neoliberal dönemin “özgürlük”, “refah” ve “istikrar” vaatleri çöktükçe zor aygıtları pervasızlaşıyor. Derinleşen ekonomik krizler, artan toplumsal hoşnutsuzluk polis şiddeti, istihbarat ağları, olağanüstü yetkiler ve güvenlik yasalarıyla yönetilmeye çalışılıyor. Göçmenlere sıkılan kurşunlar, bunun en görünür simgelerinden biridir.
Joan Sebastian Guerrero ve Lorenzo Salgado Araujo’nun öldürülmesi emperyalist kapitalist devletlerin bugün göçmenlere doğrulttuğu silahların yarın grevdeki işçilere, hak arayan emekçilere, gençliğe ve toplumsal muhalefete çevrileceğinin ön habercisi. Bu nedenle ICE’nin kurşunları yalnızca göçmenleri değil, sisteme muhalif itiraz eden herkesi hedef almaktadır.