MAKALELERManşet

Dayanışma yaşatır!..

Bu momentte, tıpkı doğada olduğu gibi, ortak yaşama, dayanışmacılığa, düşünsel ve pratik olarak devinimi birlikte büyütecek eylemleri kuşanmaya şu dönem çok ihtiyaç var

Ilgaz Dişbudak

Covid-19’un insan bedeniyle etkileşime başladığı andan önce; kaynağının nerede olup nereye geçtiği ve nasıl evrimleştiği sorunsalına yanıtı ancak genetikçiler, evrimciler ve virologlar ayrıntılı olarak inceleyip verebileceklerdir.

Doğada yaşam her gün her an -ilk form olarak proteinler şeklinde- kendini yeniden üretiyor. Virüsler de nihayetinde protein tabakası içerirler. Milyarlarca yıl öncesinden “canlı yaşam”ın ilk eyleyicileri tek hücreli yaşam formu olan bakteriler bugün bile hala evrimin vazgeçilmez aktörleridir. Yerküre de bakterilerin olmadığı küçücük bir alan bile yoktur. İnsan bedeninde bulunan bakerilerin sayısı hücrelerden çok daha fazladır. İnsanda olduğu gibi tüm canlılarda da bu simbiyoz yaşam hali geneldir.

İnsan bedeni dışında “neredeyse” cansız olan Covid-19, girdiği formda mümkün olan bir hızla çoğalmaya başlar. Varolma şansını çoğalarak artırır. Canlı bir organizma olarak kendi bedenimizde çoğalmasına aracı oluruz. Benzer şekilde bir çok virüs türü çeşitli canlı formlarında varolma çabalarını sürdürmektedir. Bu bir gerçekliktir.

Doğayı incelediğimizde milyonlarca canlının hayatta kalma, bir form edinme çabası sonucu geliştirdikleri stratejiler karşısında büyülenmemek elde değil. Canlı yaşamın evrimi muhteşem ve tartışılmaz bir gerçeklik, bir o kadar da masumdur, ‘bizim’ Covid-19 dahil… Kuşkusuz bu, virüslerin canlı organizmayı enfekte edebiliyor oluşu gerçeğini dışlamıyor.

Evrenin maddi birliği içinde sayamadığımız kadar muhteşem galaksiler, gezegenler, supernovalar, bir anda sönen o yıldızlar ya da yeniden doğan yıldızlar, birbirine yaklaşan ya da uzaklaşan galaksiler, kara deliklerin o ürkütücü gizemi vb. bulunmaktadır. Evrenin bu muhteşem deviniminin küçücük gerçekliği olan dünyamız, onun da küçücük bir gerçekliği olan Covid-19’un tıpkı diğer akrabaları gibi canlı bir form arayışı sizce de muhteşem değil mi?

İşte evrim, türlü mekanizmalarla, uzay-zaman gerçekliği içinde yerkürenin bütününde genler aracılığıyla her canlının formunda o muhteşem devinimini sürdürmektedir. Canlı yaşam milyarlarca yıldır devinirken bu yolculuktan geri düşen sayamayacağımız kadar canlı türü ve onların geliştirdikleri strateji, bir üst aşamaya geçerek yaşam bulmuş ya da sınırlı bir zaman aralığında varlığını sürdürebilmiş, sonrasında da devinimi son bulmuştur. Tüm bunlar, ne akıllı büyük bir tasarımcının ne de kendinde amaç taşıyan herhangi bir canlının iradi bir müdahalesiyle olmaktadır. Tıpkı evrenin birliği gibi canlı yaşamında da sürekli oluş-bozuluş-yok oluşla devinen bir hareket vardır.

Bağırsaklarda emilime yardımcı olan “yararlı” bakteriler (simbiyotik denge durumu) denge bozulduğunda bedene zarar vermeye başlar. Covid-19 veya akrabalarını da bu anlamda “ zararlı” diye adlandırmak zorundayız. İronik olansa biz insanların doğayı da “insanlaştırmaya” (doğayı dışlayan, onun bir parçası olduğumuzu “unutan” salt insan merkezli bir ahlak anlayışıyla) çalışıyor olmamız. Doğanın kendi zorunlu yasalarının diyalektiğiyle devinmesi, doğada iyi-kötü ayrımının olmaması, iyi ve kötüyü bizim varlığa/kavrama getirdiğimizi , işimize gelenin iyi, gelmeyenin kötü olduğunu, her toplum biçiminin bu zeminde çeşitli ahlaklar inşa ettiğini bilmekteyiz.

Doğanın insana sunulmuş bir “armağan” olduğu yalanı eşliğinde onu yağmalamaktan hiç geri durmadık. Oysa canlı yaşam, doğanın ve onun evriminin bir armağanıdır. Akıl ayrıcalığının “üstün” olmak durumunu bir kabule indirgediğimizde ve buradan bir ahlak inşa ettiğimizde, doğaya rağmen yol aldığımızdandır ki bugünün modern yaşamında sayamayacağımız kadar “üstün” olma pozisyonlarını var etmişizdir.

İnsanoğlu çok uzun zamandır doğayla barışı bozdu, eşitsizliği adaletsizliği kendi toplumsalına taşıdı. İnsanlık kendi tarihini yazmaya başladığından beri “barışı” ve “adaleti” arıyor. Bunu sağlamak için zalimce savaşlara giriyor. Tüm bu insani kavramlar (barış, adalet) uzun zamandır saygısızlığa uğratılarak kirletiliyor. Bu günlerde kapitalizm bu kirletilmişlikleri en uç noktasına vardırmıştır. Buradan öte yol ayrımı gelir: Yaşadığımız sıkıntıların doğadan gelenini ancak bilimle, dayanışmayla karşılayıp bütün bunların üstesinden gelebilir insanlık. Doğayı dışlayarak değil, onun bir parçası olunduğunu gözden yitirmeden… Covid-19, kapitalizmin bütün çirkinliklerini turnusol kağıdı gibi görünür hale getirmiştir.

Bir de (egemen sınıfları oluşturan bireyler olarak) insan yapımı kötülükler vardır ki dünya halkları sayısız örneklerini her gün yeniden yaşamakta. Kadın cinayetleri, çocuk ölümleri, iş cinayetleri bunlardan sadece birkaçı. Gelecekte olacaklara ilişkin tam bir belirsizliğin hüküm sürdüğü şu günlerde, aslında bu belirsizliğin uzun zamandır bir sürekliliğe sahip olduğunu, olan bitenin köklerinin geçmişte olduğunu, kendi geçmiş deneyimlediklerimize baktığımızda rahatlıkla görebiliriz.

Bir bütün olarak gelecekteki belirsizliğe ışık tutacak, doğru yönelimleri belirleyecek, yapılması gerekenlere ilişkin sağlıklı çıkarımlar yapacak bir “tarih bilinci“ oluşturmalıyız.

İçimizdeki virüs: KORKU

Verili koşullardaki küresel burjuva yabancılaşma atmosferinde debelenerek buradan çıkamayız. Deneyimlediklerimizin hayal gücümüzü ya da korkularımızı beslediğini ve biçimlendirdiğini unutmamalıyız.

Devasa imparatorluklar korku ve kan üzerine kurulup oradan beslenmedi mi? Ulus devlet denilen şey bir “öteki“ üzerine inşa edilip varlığını öteki üzerine kurmadı mı? İnsanların zihinlerinin derinliklerine nüfuz edip kuşaktan kuşağa aktarılmıyor mu bu korku. Emperyalist kapitalist sistem bunu hep yapmıyor mu?

Toplumsalın içinde en hızlı yayılan duygulanımlardan biridir korku. Toplumsalın içindeki tek tek bireylerin korku sarmalına çabucak girişindendir belki de bu. Korkunun yıkıcı etkisini ilkin kendimizde yaşarız. İçimizde büyüttüğümüz korku belli bir noktaya gelindiğinde irademizi ele geçirerek varlık gösterir ve talimatları ondan alırız. Parçalayıcı ve yıkıcı etkisi tarif edilemez bir mutsuzluk kaynağıdır artık. Giderek korkudan korkmaya başlarız. Bireyselliğin sınırlarına vardığımızda en küçük bir risk dahi almayız, alamayız. Çünkü hayal gücümüzü, irademizi korkuya teslim etmişizdir. Bilincimiz onun hizmetindedir artık.

En büyük korkunun ölüm korkusu olduğunu sanırız. Ölümün bile kurtuluş olduğunu deneyen insanlar vardır. Ölmek için tanrısına yalvaran insanlar gördüm. Korkuya teslim olduğunuz anda o efendi siz kölesinizdir artık. Efendi senin korkularından beslenerek varlığını sürdürür. Cesaret gibi korkularımızı da davranışlarımıza yansıtır ve diğer insanlara bulaştırırız. Gittiğimiz yere o da gelir bizimle. İnsanların birbirine olan güven, sadakat ve dayanışma duygularını ortadan kaldırır. Ortadan kaldırdığı şey senin özgür düşüncelerindir. Özgür düşünceyi besleyense dayanışma, birbirine güven duyma ve bilinçli olma halleridir. Korku ve panik kendi kendini haklı çıkaran bir özelliğe sahiptir. Korku toplumsallaştığı anda kendi kendini korkutma kapasitesini giderek bir üst seviyeye çıkarır. Oysa insanların zorluklarla baş etme gücü son derece yüksektir eğer toplumsal-sınıfsal dayanışma sağlanırsa.

Özellikle son yıllarda korku hayatlarımıza daha çok yayıldı ve toplum korkuyu kültürel, olağan bir durum gibi yaşamaya başladı. Kapitalizm tüm dünyada “sosyal fobi“ üretmekte ustadır (lgbt , Alevi, devrimci fobisi gibi). Kendi arzularımızı gerçeklik sanmamız yanılsaması, öznel algı ile tehlikenin gerçekliği arasındaki fark… Geçerli düşünme ve değer yargıları riskin-tehlikenin algılanışını belirler. Gerçekliğini yitirmek ve belirsizlik, gerçekleşebilecek tehlikeleri tanımlama ve onları anlamlandırmayı imkansız kılar.

Toplumun kendisini değiştirmesi ve gelecekte olanla baş etmesi, bu anlamda yeteneğini geliştirmesi, öznel olanla gerçeklik arasındaki makas kapandıkça riskten kaçınma, güvenli sınırlara çekilme stratejilerinin benimsenmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Eldeki seçenekler ve tehlikenin geliyor oluşu -yaptıklarımız ve yapacaklarımız bir yana-, varlığa tehdit haline gelen durum aslında bizim kim olduğumuzla ilgilidir. Artık biliyoruz ki kapitalizm öldürür. Bir seri katilden farkının olmadığını insanlığın büyük çoğunluğu her gün yaşamaktadır. Ne tanrısız Nirvana ne tanrısallığın erişilmez aşkınlığı ne de görkemli parıltılı imgelerle ifadesini bulan mistik düşünme tarzı seni kurtarabilir.

Onlarca yıldır zaten yaşamlarımız daha fazla tehlike ve şiddet içinde tehdit ve taciz edildi. Güvenliğimizi korku aracılığıyla sağlamamız gerektiği yanılsaması sistematik bir biçimde üretilmekte ve yaygın kabul görmesi sağlanmakta. Bu sürecin varacağı nokta ya en kötüsünü bekleyen ve şimdiden rıza gösterecek olan kafa yapısının genelleşmesi ya da toplumsal bir ileriye sıçrama momenti olacaktır.

Toplumsal sınıf ve katmanların şu günlerde refleksleri belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Sermaye, kar sorunlarına acımasız rekabet koşullarına daha fazla odaklanmaktadır. Sürekli açlık içinde olan yoksulların açlık korkusuna ölüm korkusu da eklendi. Görece iyi durumda olan küçük burjuvazinin telaşı içler acısı zaten. En çok onlar korkuyor. Toplumun devlete ve politikacılara olan güvensizliği uzun zamandır bilinmekte.

Artan yalvarışlar çaresizliğin yalvarışıdır. Kişisel yaşamda tanrısına yalvarmaktadır bir kısım insan. Asıl mağdurun kendisi olduğunu biliyor bilmesine ama o mağduriyetinde efendisine kölece bağlılığını seslendirerek onun vicdanını ve insafını harekete geçirmeyi umuyor.

Oysa nafile! Marx‘ın dediği gibi, kapitalist, sermayenin vücut bulmuş halidir. Sermayenin vicdanı olur mu? Sermayeden/kardan pay alma peşinde olan, özellikle sistem savunucuları politikacıların bize anlattıklarının sadece buzdağının görünen kısmı olduğunu biliriz. Yaşam biçimlerinin sadece yalan üzerine kurulu olduğunu bildiğimiz halde onlardan ümidimizi kesmeyiz. Gerçeklerin gizlenmiş halini kolayca kabulleniriz. Çünkü hesap sormayı her zaman erteleme eğilimi vardır toplumların. Sabır ve dua telkin edilerek sonu asla gelmeyecek felaketlerin tam olarak çözülemeyeceği fikri kesin bir doğru haline gelir. Bu bir toplumsal travma ve fark edilemeyen ahlaki kirlenmedir.

Birey olarak diğer edinimlerimizden farklı, kendini dışa vurmayan bir etkinlik olarak düşünme, kendi kendine eşlik etmenin, yetebilmenin, aynı zamanda toplumda, doğada olup bitenlere dair kendimizde farkındalık yaratmanın yoludur.

Giderek kaosa dönüşme ihtimali yükselen şu belirsizlik ortamında kelimenin gerçek manasında ‘düşünmeyi’ ya da kafa yormayı elden bırakmamalı. Hegel’in “Minerva‘nın baykuşu ancak alacakaranlık çöktüğünde kanatlarını açar” sözünü hatırlayalım.

Gerçekten de, yeni fikirlerin/düşüncelerin, aynı zamanda yeni alışkanlıkların/ davranışların, çelişkili bir bütün olarak toplumun kendi tarihsel evrimine uygun yeni tipte ilişki biçimlerinin, böylesi kaos ya da belirsizlik (alacakaranlık) dönemlerinde hiç değilse uç verdiğini tarihten biliyoruz.

Ama aynı kaos ve belirsizliğin, alacakaranlığın, bireysellikte, öznel tikellikte/tekillikte kalındığında tümden karanlığa yol açması tehlikesini de görelim.

Tam da bu momentte, tıpkı doğada olduğu gibi, ortak yaşama, dayanışmacılığa, düşünsel ve pratik olarak devinimi birlikte büyütecek eylemleri kuşanmaya şu dönem çok ihtiyaç var.

Bu yüzden hep beraber sesimizi yükseltelim: Dayanışma yaşatır!

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Ayrıca bak..

Close
Close