GENEL

TİKB 4. Konferansı Sonuç Bildirgesi (II)

tikb1TİKB 4. Konferans Sonuç Bildirgesi devamı… SOSYALİST DEVRİM ANLAYIŞI KONUSUNDAKİ FARKLILIKLARIMIZ…

İçinde bulunulan tarihsel evreyi, burjuvazi hesabına “istikrar ve stabilizasyon” yönünden okuyan bir yaklaşımın, sınıf mücadelesiyle ilişkilenişinden öncü sorumluluklarını kavrayışına, stratejik tercih ve yönelimlerinden üreteceği politika ve taktiklerin içeriğine, öne çıkaracağı kadro ölçütlerinden parti anlayışına kadar her konuya yaklaşımı kuşkusuz bu temel perspektife uygun olacaktır. Kapitalist emperyalist sisteme daha en az 25-30 yıl sürecek bir stabilizasyon imkanı tanıyıp kapitalizmin emperyalizm aşamasına girişiyle birlikte dayandığı tarihsel sınırlarının dahi ötelenmesiyle birlikte düşünülecek olursa bu açık bir ideolojik-siyasi teslimiyet anlamına gelir. Tek bir nokta ile sınırlı kalmayan bu sağcılık, politik olarak tabii ki sadece sinsi bir “bekle-gör” kendiligindenciliği üretir. Ondan, sağcı bir pasifizm ve oyalanma pratiklerinden başka bir siyasal duruş üretmesini beklemek yanlıştır.

Bizler bugüne kadar asıl hatayı bu yanlışa düşmekle yaptık. Ancak, koşullardaki değişmeye rağmen hafifleyip gerileyeceğine kemikleşip daha da boyutlanan bu kadar bariz bir kendiliğindencilik ve oportünizmle uzlaşabilmemiz mümkün değildi ve zaten olamadı.

“İkinci Cumhuriyetçilik”le aynı safta yer almakta sakınca görmeyecek kadar kendini kaybeden yeni Bernsteincılıkla devrimcilik tarzı ve anlayışı konusundaki köklü farklılıklarımızın bir ayağını sosyalist devrim ve sosyalist devrimcilik kavrayışlarımız arasındaki farklılık oluştururken, sadece bir tarih okumasıyla sınırlı kalmayıp birçok konunun kesişme noktası olarak bunun diğer ayağını tarihimize yaklaşım konusu oluşturur.

SOSYALİST DEVRİM ANLAYIŞI KONUSUNDAKİ FARKLILIKLARIMIZ

Başka bir temel ayrım noktamızı; devrimin ve sosyalizmin güncelliği, sosyalist devrim stratejisinin kavranışı oluşturmaktadır. Revizyonist TİP geleneğinden, Troçkist çevrelerden, 1970’lerin Birikim çevresinden, bugün SEH ya da Ekim vb.lerinden en önemli ayrım çizgimiz olan PRATİĞİ İLE DE MİLİTAN BİR SOSYALİST DEVRİMCİLİK KAVRAYIŞIMIZ VE ÖRGÜTÜN BU DÜZLEME SIÇRATILMASI STRATEJİK HEDEFİMİZ oluşturmaktadır.

Pankart

Bu farklılık, sadece sosyalist devrim(SD) konusu ile de sınırlı kalmayarak, mücadelenin hemen her cephesi ve konusundaki farklılıklarımızın belirleyici nedenleri arasındadır.

Onların SD’ciliği halkçılığın tersyüz edilmiş halinden başka bir şey değil. Bu sözde keskin SD’cilik stratejik yaklaşımı siyasal süreçlere uygulamaya, politika ve taktiklerin diline çevirmeye gelince en kaba cinsinden demokratik devrimci tez ve yaklaşımlar savunulabilmesi şeklinde tutarsızlıklar üretti. Bu öyle bir SD’cilik ki, bir taraftan Türkiye kapitalizminin gelişme düzeyini dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkelerinde bile rastlanmayacak saflıkta bir proletarya ve burjuvaziden oluşan toplum tanımı yaparak, bu arada küçük burjuvaziyi buharlaştırdı.

Somut yorumlara gelince kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasının burjuvazi içerisinde çıkardığı farklılaşmalardan kaynaklanan iktidar çatışmasını “yaşam tarzları arasındaki mücadele” yüzeyselliğiyle ele alacak görüşler savunabilir. 2007 sonunda Kürt sorununda sınıfsal dinamiklerin adını dahi anmayan sinsi bir şoven “birlik” savunuculuğu ile ortaya çıkılması önerisi bu hazmedilmemiş SD’ciliğin tipik ve vahim yansımalarının örnekleriydiler.

Aynı şekilde, kapitalizmin son yapısal krizine karşı stratejinin dolaysız bir sosyalizm çağrısı ve propagandası ekseninde değıl de, düzenle temelde sorunu olmayan orta sınıfların da rahatlıkla kullanabildiği “krizin faturasını ödemeyelim” şeklinde savunmacı bir temelde kurulmasında sakınca görmeyişi, lafa gelince kimseleri beyenmeyen o SD’ci keskinliğin hazmedilmemiş karakteri açısından küçük ama anlamlı bir başka göstergedir.

Tersyüz edilmiş bir halkçılığa en tipik örnek: Türk tekelci burjuvazisinin sermaye birikim süreçlerini kandan ve gasptan arındırmaya soyunan, devletin resmi tarih görüşüyle aynı zemine düşen keskin bir “artı değer” savunuculuğudur.

Geleneksel algı ve kavrayıştan özümsenmiş köklü bir kopuşun yaşanmadığı gerçeğı bir genelgenin girişinde (MK içerisinde de sert tartışmalara neden olan Mart genelgesi) “demokratik ve anti-emperyalist görevlerin yoğunlaştığı özel bir evreden geçiyoruz” belirlemesiyle başlayabilir, SD kavrayışının açımlandığı konunun devamında da “Demokratik, anti-emperyalist görevler, proletaryanın sosyalist görevlerine, temel çelişki eksenine sıkı sıkıya bağlanmalıdır” şeklinde Ekim tipi geleneksel bir SD anlayışının propagandasını yapabilir.

Klasik “demokratik devrim” kavrayışının tersyüz edilmiş halinden başka bir şey olmayan bu SD kavrayışı, faşizme ve emperyalizme karşı mücadeleyi hala sadece demokrasi ve bağımsızlık gibi ‘siyasi’ talepler uğruna mücadele ile sınırlı gören, sınıf olarak burjuvazinin siyasal egemenliğinin sadece belli bir biçimine (faşizm) karşı değil onun sınıf egemenliğinin ekonomik temellerine de yönelecek bir bütünlük ve derinlikte ele almayan geleneksel algıyı sürdürüyor. Öyle ki, demokratik görevlerle sosyalist devrim ilişkisini hala “özgürlük, bağımsızlık, sosyalizm ekseninde mücadele” ilişkisi biçiminde tanımlar. Aynı kafa bundan üç ay gibi kısa bir süre sonra “… Keza biz stratejide bir değişiklik yapmış olmamıza karşın ne demokratik ne de anti-emperyalizmi dıştalayan, bunların güncel önemini gözardı eden bir yaklaşım içerisinde değiliz” (Haziran 2007 yazışmaları) şeklinde uyarılarda bulunma ihtiyacını duymaya başladı. Tersyüz edilmiş geleneksel MDD‘ci bu algı, daha sonra, “rejim tipindeki değişiklik” konusunda, faşizmin biçim değiştirerek temelde sürdüğü kabul edilecek olursa bunun otomatik olarak demokratik devrimci bir strateji gerektireceği şeklinde düz bir mantığa dayalı “SD’ci keskinlik” olarak kendisini gösterdi.

TARİHİMİZİN OKUNUŞUNA İLİŞKİN FARKLILIĞIMIZ

TİKB olarak 30 yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğumuz halde küçük ve etkisiz bir devrimci muhalefet örgütü olmanın çemberini bir türlü kıramadık.

Proletarya devrimciliğini esas aldığımızı iddia ettiğimiz halde sınıfımızla bugüne kadar anlamlı ve kalıcı asgari bir bağ dahi kuramadık.

Proletarya devrimciliği çizgisinde militan bir mücadele anlayışına ve pratığine sahip olmasıyla, kadrolarının gelişkin devrimci özellikleriyle, mücadelenin en zor dönemlerinde ve cephelerinde dahi başeğmezliğiyle, bu bağlamda; 12 Eylül cuntasına karşı militan duruşuyla, işkencede devrimci direnişi genel bir örgüt tavrı düzlemine yükseltmesiyle, işkence tezgahlarında olduğu gibi cuntanın cezaevleri ve mahkemelerinde de dik duruşuyla, TDH’nin bütününe esin kaynağı olan, onun devrimci tarihsel mirasını geliştirip zenginleştirici katkıların sahibi olduğumuz halde bunları geliştiremedik, hatta yeterince koruyamadık.

Anlamlı açılımlar yaptığmız konularda dahi gelişmede sürekliliği sağlayamadık, bundan da önce, militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde devrimci komünist bir bütünselliği yakalayamadık.

12 Eylül koşulları gibi en karanlık dönemlerde dahi başeğmemiş bir örgüt olduğumuz halde, tarihimizde iki kez tasfiyeciliğin utanç verici batağına sürüklendik.

Sonuçta bugün dağılmanın eşiğine kadar geldik…

Bu durumda, bu tabloyu yaratan yapısal ve tarihsel nedenleri büyük bir içtenlikle, komünistlere özgü bir cesaret ve dürüstlükle nesnel ve doğru bir biçimde ortaya koymak zorunluluğuyla karşı karşıyayız demektir.

TİKB olarak tarihsel gelişim sürecimizin seyrini belirleyen yapısallaşmış temel zaaflarımız nelerdir?

Bu soruya verilen yanıt(lar), ondan da önce konunun ele alınış biçimi, önem ve anlamına yaklaşım dahi, içimizde ortaya çıkan sağcı oportünist aydın eğilimleriyle aramızdaki temel ideolojik farklılık ve ayrım noktalarından biridir.

Entelektüalist sağcı aydın oportünizmi, bu soruya yanıt olarak, “Devrim stratejimizi 1990 başlarında değiştirerek doğrudan sosyalist devrim dememiş olmamızı” en başa yazmaktadır. Her şeyin merkezine bunu koymakta, andığı diğer zaafların çoğunu bununla ilişkilendirmekte ve bugün çözümü de esas olarak bu temelde bir değişim çerçevesi içinde aramaktadır.

Devrim stratejimizi 1990’ların başında değiştirmemiş olmamız TARİHSEL BİR YANLIŞIMIZDIR. Bunun haklı görülebilecek hiçbir açıklaması yoktur! Bu gecikme, sadece teorik bir tutuculuk ve cesaretsizlik örneği olmakla kalmayıp, komünist öncülük anlayışımızın ve siyaset yapma tarzımızın temel zayıflık ve yetersizliklerinin de görülmesini sağlayacak çarpıcı bir göstergedir. Bu bizim örgüt olarak politika yapma tarzımızın, teori ve pratik anlayışımızın, “teoride atılım” iddialarımızın iç yüzlerini, yetersizliklerini görebileceğimiz bir aynadır.

Fakat bu tez üzerinde yükselen bir değerlendirme, normal olarak tayin edici farklılıklar doğurması gereken strateji değişikliğini yapmış olsaydık dahi ONU DA kağıt üzerinde kalmaktan neyin kurtaracağı sorusunun yanıtını içermez. Halbuki TİKB olarak bizim geçmiş değerlendirmemizin yanıtını araması gereken asıl sorulardan biri de budur. Bu noktada, teori ve taktikler alanında zamanına göre oldukça ileri, öncü açılımlar yaptığımız halde bunların bile arkasını getiremeyişimizin, çoğunu kağıt üzerinde kalmaktan dahi kurtaramayışımızın, bu anlamda yapısallaşmış temel zaaflarımızdan biri olarak teorimiz ile pratığimiz arasındaki kopukluğun gözönüne getirilmesi bile, her şeyin temeline yerleştirilen bu tezin yetersizliğini ve çürüklüğünü görmek için yeterlidir.

Bu yüzden de gerçeği olgularda aramak yerine somut olgu ve gerçekleri dahi kafasındaki peşin hükümlere uydurmaya çalışan neokoordinasyoncu sağcı aydın oportünizmi, gerçeğin bütününün yerine geçirdiği bu parçayı, tasfiyeciliğe sürüklenişimizde tayin edici bir rol oynamış olan kendi teorisizminin, yorgunluğunun, militan bir mücadeleye yan duruşunun üzerini örtecek bir kılıf olarak kullanma eğilimindedir.

O burada da durmamaktadır. Tasfiyecilik sürecindeki rolünü kamufle edebilmek amacıyla başta bir “mazeret teorisı” olarak sarıldığı bu iddiasını daha da ileri götürüp, TİKB’yi önceleri “tarihi boyunca”, muhtemelen kapı kapı dolaşırken gördükleri tepkiler üzerine son anda “1990’lardan başlayarak ara akım olmaktan kurtulamamış bir ara sınıf örgütlenmesi” olarak nitelemeye yeltenecek kadar küstah bir nihilizmin temeli haline dönüştürmüştür.

Geçmişin toptan inkarını marifet sayan bu nihilizm, “KOPUŞTA SÜREKLİLİK” gibi düpedüz belkemiksizliği teorize eden postmodern bir “yenilenme” anlayışının ürünüdür. “BUGÜNE KADAR NE YAPMIŞSAK, BUNDAN SONRA TAM TERSİNİ YAPMALIYIZ!” sloganını bayraklaştıracak kadar kendinden geçmiş bir inkarcılığın doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Bu postmodern tarih okuması, sadece nihilist bir tarih okumasıyla da sınırlı değildir. Ürettiği “kopuşta süreklilik” temel sloganından da görülebileceği üzere özünde örgütsüzlük, inkarcılık ve akışkanlıkta sınır tanımayan TASFİYECİLİKTE SÜREKLİLİK eğilimidir.

Burada, farklılıkları sadece geçmişin ele alınmasıyla da sınırlı olmayan iki farklı sınıf tavrı, iki farklı dünya görüşü, ondan türeyen iki farklı devrimcilik anlayışı, iki farklı tarih okuması ve nihayet iki farklı gelişim ve yenilenme anlayışı vardır.

Bir tarafta Marksizmin devrimci militan ruhu yanında ona o ruhu kazandıran yöntem olarak tarihsel ve diyalektik materyalist yöntem temelinde, olguları ve süreçleri ortaya çıktıkları tarihsel kesitlerle bağlantısı içerisinde, öznel ve nesnel nitelikteki tüm etkenler toplamını gözönünde bulundurarak değerlendiren eleştirel bir SÜREKLİLİK İÇİNDE KOPUŞ İLİŞKİSİ ve YENİLENME ANLAYIŞI vardır; diğer tarafta ise, Marksizmin en temel tezlerine bile sırtını kolaylıkla dönebilecek kadar rahat bir “kopuş” çığırtkanlığıyla hareket eden postmodern bir devrimcilik ve “yenilenme” anlayışı ile somut tarihsel süreçler ve olgularla dahi keyfine göre oynayan idealist, geçmişimizin toptan inkarını marifet sayan nihilist teoriler üretecek kadar ileri gitmiş iflah olmaz bir tasfiyeci yönelim vardır.

Geçmişin değerlendirilmesi konusunda bu sağcı aydın oportünizmiyle aramızdaki ikinci temel ayrım noktası, özellikle de ’98 sonrası sürüklendiğimiz utanç verici tasfiyecilik sürecini büyük ölçüde emperyalist sistemin 1980 sonrasında geçirdiği neoliberal dönüşümü zamanında görüp bütünlüklü olarak çözümleyememiş olmamıza bağlayan “nesnelleştirici” yaklaşımdır.

Bize göre ise; TİKB olarak yapısallaşmış tarihsel zaaflarımızın EN BAŞINDA, proleter devrimci içerik ve temellerde bir iktidar bilinci ve iddiasından uzaklığımız gelir.

Bu “iktidarsızlık”, bize TİKB öncesi grup döneminden kalan olumsuz bir mirastır. Bu anlamda köklüdür, derindir, kısacası “mayamızda” vardır.

Tarihimiz boyunca nitelikli bir devrimci muhalefet örgütü olmanın ötesine bu yüzden geçememişizdir. Bütün düşünsel, ruhsal, kadrosal ve örgütsel şekillenişimize bu “İKTİDARSIZ DEVRİMCİLİK” damgasını vurmuştur.

Tarihimizin özellikle iki kesitinde (1979’daki kuruluşumuzu izleyen 1979-’85 dönemi ile ’89-’94 arası), bu darlığı parçalama doğrultusunda anlamlı devrimci hamlelerimiz olsa da ondan köklü ve kalıcı bir tarzda kopmayı başaramamışızdır.

EN BAŞA YAZILMASI, TEMELE YERLEŞTİRİLMESİ GEREKEN BU İDDİASIZLIK ve SİLİKLİK, KENDİMİZDEN KAYNAKLANAN BÜTÜN ZAAFLARIMIZIN, HASTALIKLI TUTUM ve ALIŞKANLIKLARIMIZIN KAYNAĞI DURUMUNDADIR.

“Teoride büyük atılımlar yaptığımızı” iddia ettiğimiz yıllarda bile yeni bir program inşasından uzak duruşumuz, yani yıllarca “programsız bir devrimcilik” yapışımız;

Bolşevik ilke ve kurallara dayalı gelişkin bir örgütsel yapılanma ve işleyiş yerine Kongre ve Konferansların zamanıyla bile keyfine göre oynayabilen pederşahi bir yönetim tarzının cirit atabildiği çevreciliği aşamamış “örgütlü gibi görünen örgütsüzlüğümüz”;

“Öncüsü” olduğunu iddia ettiğimiz sınıfımızdan ve emekçi yığınlardan bu denli uzak ve kopuk oluşumuz;

Politika yapma biçimi ve çalışma tarzı olarak devrimci kitle çizgisine korkunç yabancılığımız;

Tasfiyeci oportünizm tarafından yapısal zaaflarımızı “nesnelleştirme” bahanesi olarak kullanılan mücadelenin koşullarındaki gözle görülür büyüklük ve sarsıcılıktaki değişimleri dahi yıllarca ıskalayacak ölçüde hayattan kopukluğumuz başta gelmek üzere diğer hangi öznel zaaf ve zayıflığımız ele alınacak olursa, devrimci iktidar bilinci ve iddiasındaki zayıflık, buna uzak hatta yabancı bir devrimcilik ve öncülük anlayışının sınırlandırıcı etki ve sonuçları kendisini orada mutlaka bir biçimde gösterir.

Bu nedenle O, BÜTÜN ÖZNEL ZAAF ve ZAYIFLIKLARIMIZIN “ANASI” DURUMUNDADIR. Bu ilişki temelinde diğerleri de, devrimci iktidar bilincindeki bu zayıflığı besleyip derinleştirici bir rol oynamış, onun bu denli kronikleşip taşlaşması üzerinde etkili olmuşlardır.

Aralarındaki BU İÇ BAĞINTILILIK İLİŞKİSİ UNUTULMAMAK KAYDIYLA anılması gereken tayin edici nitelikteki diğer başlıca öznel zaaf ve zayıflıklarımızı şu başlıklar altında toplayabiliriz:

– Programsız devrimcilik, (zamanına göre ileri bir adım olmakla birlikte miadını çoktan doldurmuş olan ’79 Platformu’ndan bu yana bu örgütün bütünlüklü resmi bir programı yoktur. Halbuki yazılı bir tüzük ile birlikte program, ciddi bir devrimci örgüt olmanın asgari iki temel koşulundan başta gelenidir. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerle ele avuca gelir kalıcı örgütlü bağlara sahip olma koşuluyla birlikte bunlar partileşebilmenin de yerine getirilmesi gereken asgari üç temel koşulunu oluştururlar. Engels’in tanımıyla, partinin kimliği ve tarihsel amaçlarının yığınlar tarafından görülebilmesini sağlayan “göndere çekilmiş bir bayrak” işlevine sahip olan program, bu noktada da diğer ikisinden önce gelir ve onların da temelidir. Dolayısıyla yıllarca resmi bir programa dahi sahip olmayan, dahası böyle bir yönelimi de olmayan bir devrimcilik anlayışı, sınıfla ve emekçi yığınlarla kitlesel ölçeklerde buluşma, onları peşinden sürükleme, kısacası partiyi ve devrimi örgütleme diye bir iddiadan da fiilen uzaklık anlamına gelir.)

– İlke ve kurallara dayalı, işleyen devrimci bir sistem yerine, MK içinde ve merkezi yönetici organların birbirleriyle olan ilişkilerinde dahi ahbapçavuş çevrelerine ya da mezheplere özgü bir keyfilik ve sistemsizliğin kol gezdiği “örgütlü gibi görünen” örgütsüz devrimcilik

– Merkezi önderlik sorunu (saydığımız ve sayacağımız diğer bütün öznel zaaf ve zayıflıkların o boyutlar ve derinlikte yaşanmasında tayin edici bir konuma, özel bir role ve etkiye sahiptir. Bu özgünlüğüyle diğerlerinden ayrılır. Devrimci iktidar bilincindeki zayıflığın en başta önderlikte kristalize olduğu ve bütün örgüte de oradan yayıldığı gerçeği dikkate alınacak olursa, “bütün nedenlerin anası” kategorisi içine alınıp başa yazılmayı hakeder)
Kadrolar sorunu (önderlik kadrolar ilişkisi diyalektiği bağlamında hem iktidarsız devrimcilik anlayışının ve önderlik sorununun yarattığı bir sonuç özelliğine sahiptir hem de başta bu tarz bir önderliğin ve örgütlü gibi görünen örgütsüzlüğün/kuralsız ve keyfi çevreci ilişkiler sistematiğinin kuruluş öncesinden de başlayarak bugüne kadar sürebilmesinin tayin edici nedenlerinden biri olarak ikili bir karaktere sahiptir. Bu anlamda, hem kadrosal gelişimi sağlamaktaki tarihsel başarısızlığımızın hem de kadrolarımızın özneleşmesindeki zayıflığın irdelenmesi sırasında kadrolar sorununun bu ikili yönü birlikte dikkate alınmak zorundadır.)

– Devrimci komünist bir bütünlükten uzaklık (belirli zamanlarda, belirli yön ve parçalarda gelişkinlikle sınırlılık anlamına gelen bu zaafiyet, kendisini en başta örgütsel faaliyetin yürütülüş biçiminde gösterir. TİKB olarak faaliyetimiz genellikle belirli dönemlerde, belirli yön ve alanlara yüklenme çizgisinde seyretmiştir. Buna karşın, militan komünist bir çizgide bütünsel bir devrimci öncülük misyonu ve anlayışı açısından yerine getirilmesi gereken başka birçok görevi ve tarihsel sorumluluğu bu arada fazlasıyla ihmal etmişizdir. Örgütün toplam performansını olduğu gibi o kesitte gelişme kaydettiğimiz alan ve konularda bile bunların arkasının gelmesini de engelleyen bir dengesizlik yaratan bu durum, sık sık tehlikeli ve kırılgan bir tekyanlılık boyutlarına varmıştır. Devrimci iktidar bilinci ve iddiasından uzaklığın kendisini en bariz ve dolaysız olarak gösterdiği tarihsel zaaflarımızdan birisidir.)

– Gelişmede süreklilik sağlayamama/devrimci bir süreklilikten uzaklık sorunu (yaratılan değer ve geleneklerin dahi arkasının getirilemeyişi, kadrosal ve örgütsel gelişmede tıkanıklıklara yol açan tutuculuğun, gelişmenin durması ve düşünce donmasının, devrimci idealizmin yitirilişi ve bürokratlaşmanın da temel nedenlerinden biridir. Geçici ve göreli olanla yetinme başta olmak üzere ölçü kayması, ufuk daralması, ütopya kaybı ve nihayet özellikle kriz dönemlerinde dar grup ilişkilerinin sınırları içerisinde göreli hatta çoğu kez abartılmış hayali üstünlüklere dayalı olarak kendi dışında suçlu ve sorumlu arayışına dönüşen küçük burjuva rekabet ve kıyaslamacılık- bu soluksuzluk ve enerji zayıflamasının besleyip büyüttüğü başlıca sonuçlardır.)

“TİKB olarak neden bu haldeyiz?” sorusunun yanıtı, bu sonucu doğuran tayin edici nedenler olarak öncelikle BUNLARIN TOPLAMINDA ARANMALIDIR. Bunlar ortada dururken bunların dışında, bunlardan önce, hatta birbirlerini besleyip büyüten karşılıklı bağımlılık ilişkisinden kopartılmış biçimde bunlardan biri ya da bazılarına dayalı bir geçmiş değerlendirmesi, belirli bir geçerlilik taşıdığı durumlarda dahi eksik ve yetersiz kalmaktan kurtulamaz.

Buna karşın bu tayin edici nedenler bütünlüğü de, bugünlere gelişimiz üzerinde etkili olan yapısallaşmış bütün zaaflarımızı içermez. İkinci bir kategori olarak bunlarla birlikte anılması gereken daha başka zaaflar vardır.

Bu kategoriyi oluşturan etkenlerin ortak özelliği şudur: Devrimci iktidar bilinci ve iddiasından uzaklık başta olmak üzere önceleri ana kategoriyi oluşturan yukardaki etkenler bütünlüğünün toplamından doğan “sonuçlar” olarak ortaya çıkmışlar fakat süreç içinde kalıcılaşıp bağımsız birer etkene dönüşerek “neden” haline gelmişlerdir.

TİKB’nin bu kapsamda mutlaka anılması gereken başlıca zaafları şunlardır:

TEORİ-PRATİK KOPUKLUĞU: ’90’lı yılların ortalarından itibaren devrimci kamuoyunda dahi TİKB algısının en öne çıkan yönünü oluşturur. Örgütün söylem düzeyinde formüle ettiği en iddialı tez ve görüşler, politika ve taktikler bile çoğunlukla kağıt üzerinde kalmaktan kurtulamamışlardır.

’90’ların sonlarına doğru bu kopukluk artık uçurumlaşmıştır. “Ufku kapitalizmin kendisinden de çok işbaşındaki hükümetlere karşı muhalefetle sınırlı, belirli biçimler içine sıkışıp kalmış dar bir siyasal devrimcilik anlayışının artık ömrünü doldurduğu, bu anlamda bir dönemin kapandığı” temel tespitini dile getiren ve TDH’yi yeni bir tasfiyecilik dalgasının beklediği uyarısını yapan 3. Konferans Sonuç Bildirgesi’nin hemen arkasından, başkalarından çok daha düşkün bir tasfiyecilik batağına sürüklenilmesi bu konuda fazla yorum gerektirmeyecek kadar çarpıcı bir göstergedir.

TEORİ İLE İLİŞKİMİZ-TEORİ ÜRETME TARZIMIZ: TİKB’nin teoriyle olan ilişkisi tarihi boyunca hep sorunlu olmuştur. Öncesi de dahil kuruluş yıllarında bu ilişkide teorik gerilik ve teorik sorunlara uzaklık baskın ve belirleyicidir. Teori ve politikaların üretimi MK içinde dahi birkaç kadronun işi olarak görülmüş ve uzun yıllar da onlara dayalı olarak yürümüştür.

’90’lı yılların ilk yarısı, bu yönden de ileriye doğru gözle görülür farklılıkların yaşandığı bir kesittir. TİKB’nin devrimci kamuoyunda dahi sınırlı bazı yönleriyle tanınan küçük ve dar bir muhalefet örgütü olmaktan artık çıkarılması stratejik hedefini örgütün önüne koyan ’91’deki II. Konferans‘ın ardından, proletarya devrimciliği çizgisinde militan siyasal bir odak olarak sınıf mücadelesinin her cephesinde iddia sahibi bir örgüt olma yönelimine girilmesi, hem önderlik hem de kadrolar düzeyinde bu alanda da gelişmeyi zorlayan bir etken oldu.

Fakat ’90’ların ikinci yarısından itibaren ise bu alanda da işler çığrından çıktı. Teoriyi olduğu kadar teorinin üretimini de pratikten olduğu kadar örgütün içinde bulunduğu durumdan ve sınıf mücadelesinin diğer bütün acil sorumluluklarından kopartarak ele alan sağcı bir teorisicilik eğilimi, 3. Konferans’ın hemen ardından başlayarak örgütü teslim aldı. İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin diplerde seyrettiği, Kürt ulusal hareketinin tarihsel bir kırılmaya uğramasıyla birlikte TDH saflarında da yeni bir tasfiyeci sağ dalganın kabardığı dönemin nesnel koşulları onun önünü açıp işini kolaylaştırdı.

1970’lerin sonunda “Türkiye’nin Ne Yapmalı’sı yazılıp parti teorisi ortaya konulmadan neyin pratiğini yapacağız” temel tezi ile ortaya çıkan mücadele kaçkını Koordinasyonculuk‘u 25 yıl sonra aynen hortlatıp, “Dünyadaki ve Türkiye’deki büyük dönüşüm çözümlenmediği sürece her türlü siyasal pratik faaliyet sonuçsuz kalmaya mahkumdur; parçayla sınırlı, nafile çabalar olmaktan kurtulamaz” tezini üreten Neokoordinasyoncu bu sağcı teorisicilik eğiliminin karakteristik özellikleri şunlardır:

a) Teoriyi pratikten koparmakla kalmaz, Marksizmi devrimci kılan temel yaklaşımın tam tersine, ona öncelik vererek her şeyin üzerine çıkarır. Küçük burjuva aydın karakterini yansıtan bu özelliği ile örgütte kavga kaçaklığını meşrulaştırıp kalıcılaştırıcı bir öze ve işleve sahiptir.

b) Sınıfsız komünist toplum tarihsel amacı doğrultusunda militan proleter devrimci bir çizgide yürütülen pratikten koparmakla hayat damarını kestiği teoriyi ve teorik faaliyeti, bireysel bir “yazı yazma” faaliyeti derekesine indirger. Bu kırılma içinde kırılma, biri o çok “önemsenen” teori alanında, diğeri örgüt anlayışı ve işlerliği açısından iki önemli sonucu beraberinde getirir:

Militan komünist çizgide bir pratiğe yol gösterme amacını taşıyıp ondan beslenmeyen bir teorik üretim, en iyi durumda bile hayatın hep gerisinden gelen “kuyrukçu” bir konumdan kurtulamaz; hem ürettiği teori itibariyle hem de teori alanında oynadığı rol yönünden, geleceği mayalandıran dip akıntılarını yakalayabilecek duyargalarını baştan kendi elleriyle kestiği için gelmekte olanı/yaklaşanı zamanında görerek gündemleştirip çözümleyen öncü bir rolün sahibi olamaz. Kurudur, cansızdır, mattır, en önemlisi ruhsuzdur.

Teori üretimini, kabuğuna çekilmiş bireylerin “yazı yazma” faaliyetine indirgeyen küçük burjuva aydın kafası, özünde ideolojik bir tutum sorunu olan parti örgütlenmesi ve işlerliği konularında da karakterine uygun bir seçkincilik üretir; bürokratizm ve ayrıcalık peşinde koşmak başta olmak üzere parti içinde her türlü hastalıklı tutum ve anlayış için uygun bir zemin hazırlar. Kolektif bir organizma olarak parti içinde birbirlerini bütünleyip tamamlayan ve her biri ancak bu bütünlük ilişkisi içinde devrimci bir anlam ve değer taşıyan farklı emek türleri arasında keskin bir hiyerarşik basamaklandırma ilişkisi kurmakla kalmaz; bu hiyerarşik merdivenin en üst basamağına/başköşesine oturttuğu “teorisyenler”in, “hizip kurma özgürlüğü” de dahil partide her şeye haklarının olduğunu iddia edebilecek kadar pervasız seçkinci bir örgüt anlayışını savunabilir.

Öte yandan, parti içinde teori ve politikaların üretim mekanizmalarının kolektivize edilmesi gibi bir yaklaşım ve çabaya yapısı gereği daha baştan uzak ve kapalıdır. Bu kafaya göre, “yazarlar yazar, okuyucular da -kadrolar ve diğer örgüt güçleri- okurlar”!!! Parti içi üretim ilişkileri ve hiyerarşik düzen açısından bu seçkinci teorisizm, “teorisyenlerle-pratisyenler”, “politikaları üretenlerle-onları uygulamakla yükümlü olanlar” vb. temelindeki işbölümü ilişkilerinin fiilen sürgit devamından yana bir burjuva anlayış ve tutuma karşılık gelir.

c) Bu sağcı elitizm, önce “her şey” haline getirdiği sonra da “yazı yazma” faaliyeti derekesine indirgediği teorik üretimi, pratikten olduğu gibi örgütten, her tarihsel evrede onun (ve sınıf hareketinin) içinde bulunduğu somut durum ve ihtiyaçlar bütünlüğünden de kopartarak yürütülen bir faaliyet olarak görür. Bu özelliği ile (de) örgüt dışılaşmış keyfi bir karaktere sahiptir. Bu keyfilik, adeta her şey haline getirdiği teorik faaliyet ve yönelimleri sırasında da kendini gösterir. Yöneldiği konuların seçiminden neyi ne zaman yapacağına dair her konuda, komünizm tarihsel amacı ışığında örgütün ve sınıf hareketinin o tarihsel kesitteki ihtiyaçlarını esas alan kolektif stratejik bir plana ve örgüt disiplinine göre değil keyfine göre hareket eder. İstediğini yazar, istediği zaman yazar. Ötesini umursamaz.

d) Bütün bunların temelinde, devrimci öncü sorumluluklarının, Leninist bir sosyal devrimcilik anlayışı temelinde bütünsel ve somut kavranışından uzaklık yatar. Soyut bir “teori ve teorik faaliyetin önemi” savunuculuğunu maske olarak kullanıp tek başına mutlaklaştırdığı “teorik görev ve öncelikleri” diğerlerinin karşısına diker, onları fiilen boşvermenin bahanesi haline getirir.

ML temellerde devrimci bir bütünlüğün yerine belirli yönlerdeki bazı sorumlulukları geçiren bu parça yaklaşım, örgüte önderlik, örgüt içindeki öncü sorumlulukların ele alınışı sırasında da kendisini gösterir. Onun ne “teorik” yönelimleri örgütün tarihsel amaçları döğrultusunda kolektif olarak belirlenmiş stratejik bir plana dayanır ne de örgütün içinde bulunduğu durumu ve ihtiyaçlar bütünlüğünü dikkate alır. Her iki yönde de korkunç bir keyfilik ve vurdumduymazlıkla hareket eder.

e) Teoriyi devrimci pratikten ve örgütten kopuk bir yazı yazma faaliyeti derekesine indirgeyen sağcı teorisizmin “teori” ya da “teorik olan” algısı da küçük burjuva aydın karakterine uygundur. Ona göre “derin teori” ya da teorik bir görüşün derinliğini tayin eden ölçüt, belirli bir gerçekliğin çözümlenmesinden çıkarsanan stratejik sonuçların ve tezlerin doğruluk ve isabet derecesiyle yeni ve özgün olanı yakalayıp yansıtma becerisı, bu anlamda nasıl bir pratiğe ne kadar yol gösterici olabileceğı ölçütü değildir. Devrimci pratik diye bir derdi olmadığı gibi, benimsediği görüş ve düşünceleri pratiğe taşımak diye de bir derdi olmadığından onun için öncelikli ve esas olan, karşılaştığı fikrin KENDİSİNE “yeni” olarak görünüp görünmemesi yanında yine KENDİSİNE “heyecan verip vermemesi” gibi ölçütlerdir. Onun ölçüleri dahi bu denli subjektif-kişisel ölçütlerdir.

SINIFTAN VE KİTLELERDEN KOPUKLUK
: “TİKB’nin en utanç verici tarihsel başarısızlığı hangi konudadır” diye bir soru sorulacak olsa, bunun tereddütsüz yanıtı, “işçi sınıfı ile kurabildiği ilişkilerin yetersizliği ve süreklilikten yoksunluğu” olur.

“Proletaryaya devrimci öncülük”
iddiasına sahip 30 yıllık komünist bir örgütün bugün sınıf içinde doğru dürüst tek bir mevzisi dahi yoktur. Herhangi bir sektörde, sendikada, sanayi havzasında, OSB’de, hatta tekil bir fabrikada etkili bir mevziye sahip olmak şurada dursun; tersanelerde yürütülmeye çalışılan cılız bir faaliyetin dışında sınıfla neredeyse ilişkisi bile kalmamıştır. Eskiden en azından sınıfın hareketlendiği durum ve kesitlerde göreli bir hareketlenme sergilenirdi; neokoordinasyoncu tasfiyecilik yüzünden son yıllarda o refleksler de körelip ortadan kalktı. Son yılların grev, direniş, hatta fabrika işgali girişimlerinin çoğu resmen seyredildi. Sınıf çalışması adına yapılanlar, daha çok konuya duyarlı kadroların bireysel çaba ve emeklerine dayalı sistemsiz ve dağınık çırpınmalardır. Bu örgüt, tarihinin hiçbir döneminde sınıftan bu kadar uzaklaşıp ona bu denli yabancılaşmamıştı.

Zaten Konferans süreciyle birlikte örgütün de büsbütün çürütüldüğü 2005 sonrasının bu konuda geçmişten en büyük farkı da burada yatar: Bu örgütün sınıfla ilişkileri ve sınıf çalışması, tarihi boyunca zayıf ve yetersiz kalmış; gerilikten ve güçsüzlükten, ısrar ve inatçılık yoksunluğundan bir türlü kurtulamamıştır belki ama, en azından sınıfla ve sınıf hareketiyle bir biçimde ilişki kurma çabaları ve yönelimi hiçbir zaman şu son yıllardaki kadar silikleşip kaybolmamıştır.

Üstelik delinin sopasıyla övünmesinden farksız biçimde sınıfa dair “çözümlemeleri” yere göğe sığdıramadığımız, “ileri sınıfın devrimciliği” tekelini kimselere bırakmamak için patronları bırakıp birbirimizin gırtlağına sarıldığımız bir dönemde yaşanmaktadır bu dibe vuruş. Sınıfımızla olan ilişkisizliğimizin boyutları yanında teorimizle pratiğimiz, lafa gelince mangalda kül bırakmadığımız iddialarımızla somut gerçekliğimiz arasındaki çelişkinin büyüklüğü yönüyle de utanmamız gereken bir tablodur bu!..

Proletaryanın öncülüğüne soyunan 30 yıllık bir örgütün geldiği nokta açısından bu tablo, her şeyden önce vahim bir KİMLİK EROZYONUNU yansıtır. Ait olduğunu iddia ettiği sınıftan bu kadar kopuk ve uzak, sınıf hareketinin seyri üzerinde az çok etkili olabileceği bir konum ve ilişkilere sahip olmak şurada dursun, onunla doğru dürüst bir teması dahi kalmamış, sınıfın mümkün olduğu kadar geniş kesimlerini militan bir proletarya sosyalizmi ve onun sendikal alandaki ifadesi olarak militan bir kızıl sendikacılık çizgisinde örgütleyip harekete geçirme çabası ve yönelimi içinde olmak şurada dursun onun kendiliğinden eylem ve direnişlerini bile kayıtsızlıkla seyredecek ölçüde ona yabancılaşmış, sınıftan beslenmek ve sınıfın dışından gelen güçlerini de devrimci proletaryanın komünist dünya görüşü ve değer yargıları temelinde eğitip biçimlendirmek şurada dursun elde avuçta kalmış işçi yoldaşları ve onların çalışma alanlarının sorumluluğunu da hücrelerine kadar çürümüş aydın taslaklarının eline veren bir örgütün, proleter bir yapıya ve kimliğe sahip olduğu, geçmişinde çok bariz özelliklerinden biri olarak öne çıkan bu özellik ve çizgilerini korumayı sürdürdüğü iddia edilemez!..

Bu aynı zamanda İDEOLOJİK BİR KIRILMA anlamına gelir. Çünkü “proletaryanın komünist devrimci öncülüğü” iddiasının temeli olarak bu örgüt, 1968‘lere kadar uzanan tarihinin başlangıç dönemlerinden itibaren proletarya devrimciliğini esas almış, işçi sınıfı içinde çalışmayı sadece teorik ve siyasal değil örgütsel ve pratik faaliyetlerinin de merkezine koyarak hareket etmiştir. TİKB, TARİHİNİN HİÇBİR DÖNEMİNDE, PROLETARYANIN DEVRİMİMİZDEKİ ROLÜNÜ SADECE “İDEOLOJİK ÖNCÜLÜK” İLE SINIRLAYAN BİR OPORTÜNİZMİN SAVUNUCUSU OLMAMIŞTIR! Bu gerçekdışı iddianın tam tersine, 1968’lerden başlayarak dönemin etkin MDD‘ci bütün ana akımlarından temel ayrılık noktalarımızdan birini bu tezin eleştirisi oluşturmuştur. Türkiye’deki bağımlı kapitalizmin o yıllardan itibaren altını çizdiğimiz gelişmişlik düzeyine ilişkin görüşlerimizin de mantıki bir sonucu ve devamı olarak, “proletaryanın Türkiye devrimindeki rolünün sadece ideolojik öncülükle sınırlı tutulamayacağını, nicel ve nitel yönlerden ulaştığı gelişkinlik düzeyi de dikkate alınacak olursa onun aynı zamanda devrimimizin fiili öncü gücü olduğunun” ısrarla vurgulanıp savunulması, 1970‘li yıllar boyunca da bütün faaliyetlerimize ve pratiğimize yol gösteren ilkesel bir perspektiftir. MDD stratejisini savunduğumuz yıllar sırasında dahi, yine temel bir farklılık noktamızı oluşturan kesintisizlik vurgusunun ön planda tutulması aynı kavrayışın devamı ve tamamlayıcı parçası niteliğindedir. Ve nihayet, köylü devrimciliğini esas alan Maoculuğun kendisine karşı olduğu kadar Üç Dünyacılığına karşı kuşku ve eleştirilerimizin çıkış noktalarından birini yine proletaryanın devrimimizdeki rolü konusundaki bu özümsenmiş sınıf bakış açısı oluşturmuştur.

Bu utanç verici tablo ne tek ya da birkaç etkene bağlı olarak ortaya çıkmıştır ne de bir günde, bir gecede, bir ayda, bir yılda bu hale gelinmiştir. Sınıfın geçirdiği yapısal dönüşümlerle sınıf hareketinin 1992 Ocak Genel Grevi‘nden bu yana diplerde seyretmesi gibi nesnel nedenlerin de bu konuda önemli bir payı olmakla birlikte, sınıftan bu kadar kopmamızın, daha da ötesi bireysel çabalar dışında bir yönelimin dahi kalmamış olmasının asıl belirleyici nedenleri tümüyle kendimizden kaynaklanan öznel nedenlerdir. Örgütün yukardan beri andığımız belli başlı bütün yapısal zaaflarının bu sonuç üzerinde belirgin rolleri vardır. Fakat burada da ÖNDERLİK BOŞLUĞU ilk sıradadır ve tayin edicidir. Hem teorik-siyasal çözümleme ve stratejik yol göstericilik yönünden hem de pratik-örgütsel yönlendiricilik ve denetleme yönlerinden bu alanda da bırakılan boşluklar büyüktür.

STRATEJİK HEDEFLERİMİZ – GELECEK İDDİAMIZ

İstemediğimiz bir ayrılıkla sonuçlanan uzun ve yıpratıcı bir Konferans sürecinin ardından sorumluluklarımızın çok daha büyüdüğü zorlu bir süreç bekliyor bizi.

Çok güç ve kan kaybettik, korkunç daraldık ve olanaklar bakımından da dibe vurduk. Bunları hafife alamaz, bunların da üzerinden atlayamayız. Ama bunlar sonuçta bir biçimde kapatılıp giderilebilecek eksikliklerdir. Son 10 yıldır TİKB olarak asıl çok boyutlu ve derin bir değer erozyonu, ruhsal ve düşünsel yorgunluk yaşadık. Militan bir devrimci savaş örgütüne yakışmayacak, onun saflarında yeri dahi olmayacak anlayış ve alışkanlıklar türeyip değişik ölçü ve yoğunluklarda bizlerin de üzerlerine bulaştı. Bugüne kadar olduğu gibi konferans sonrasında da bizleri asıl zorlayacak olan problemler, asıl bu alandaki tahribatların giderilmesi sırasında karşımıza çıkacaktır. Fakat özellikle de örgüt içi üretim ilişkilerini, buna dair geleneksel kavrayış ve alışkanlıklarımızı komünizm tarihsel amacımızda cisimleşen toplum ve birey ilişkileri doğrultusunda farklılaştırmayı başarabildiğimiz ölçüde, bugün gözümüzde büyüyen her türlü eksikliğin üstesinden gelebilme imkanı da o ölçüde güçlenecektir. Lafa gelince değil pratikte gerçekten kolektivize olmuş emeğin, kolektif aklın, birikim ve potansiyellerin üstesinden gelemeyeceği güçlük ve engel yoktur.

Bu yüzden, bizler için kelimenin tam anlamıyla bir “yeniden doğuş” özelliğini kazanmasını hedeflediğimiz Konferans sonrası sürecin önceliklerinin başına, “TİKB’yi yeniden komünist bir savaş örgütü haline getirmek, kendimizi militan birer komünist parti adamı haline getirmek” stratejik hedefini yazıyoruz. Önümüzdeki ilk adım öncelikle “DEVRİMCİ KOMÜNİST BİR ÖRGÜT OLMA, TİKB’Yİ YENİDEN AYAĞA DİKMEKTE” düğümlenmektedir.

İkinci stratejik önceliğimizi, militan bir proletarya sosyalizmi çizgisinde sınıf çalışmasına yüklenmek oluşturacaktır. Sınıfımızla kitelesel ölçeklerde buluşabilmek için vargücümüzü harcayacağız. Başka bazı alanların ihmali pahasına da olsa önceliği bu alana vereceğiz. Bu temelde, militan sosyalist sınıf devrimciliği bilincinin, kültürü ve değer yargılarının, yaşam tarzı ve alışkanlıklarının yeniden güçlü bir tarzda edinilmesine dayalı YENİ BİR PROLETER DEVRİMCİ KİMLİK İNŞASINA girişeceğiz!..

Üçüncü stratejik yönelimimizi, program inşasına yönelmek oluşturacak. Program inşası, özünde yönsüz konjonktürel bir devrimciliğin aşılması açısından olduğu kadar kendi içine kapalı dar grup devrimciliğinin aşılmasını da ivmelendirecek özelliği nedeniyle partileşme yolunda atacağımız ve atmamız gereken tayin edici adım olacaktır. Bu inşanın ayırdedici bir özelliğini de, onu birilerinin yazı yazma faaliyeti olmaktan çıkarıp belli başlı bütün güçlerin birikimleri ölçüsünde katkıda bulundukları kolektif bir inşa süreci olarak örgütlenip yürütülmesi oluşturacak.

Militan komünist bir parti inşasının iki kilit halkası olarak sınıf içinde anlamlı bir maddi güç haline gelmekle program inşasını, partileşme perspektifiyle yürüteceğiz!..

Stratejik hedeflerimizi, günümüzde militan bir komünistlik ve proletarya sosyalizmi çizgisinde yeni bir devrimci öncülük ve önderlik anlayışı temelinde gerçekleştirmeye çalışacağız!..

21. yüzyılın devrimci öncülük anlayışı ve partisi, tehlike-fırsat diyalektiği bütünlüğü kapsamında öncelikle hangi temel olgu ve dinamiklere dikkat edilerek, hangi temel özellikler çerçevesinde, nasıl inşa edilmelidir?

1) Son 30 yılın dünya tarihi ve pratiği, kapitalist emperyalizmin temel karakteristik çizgi ve özelliklerini korumaya devam etmekle birlikte, bunların ne altyapıda ne de üstyapıda hiçbir zaman değişmez sabitler şeklinde aynı kalmadığı ve kalamayacağı gerçeğini bir kez daha gösterdi. Proletaryaya devrimci öncülük iddiasını taşıyan ML komünistler bundan ilk temel ders olarak, şu stratejik sonuçlar bütünlüğünü çıkarmalıdırlar:
Teoride ve pratikte, düşüncede ve eylemde hiçbir zaman hiçbir donmaya izin vermeyen dinamik bir önderlik ve öncülük zorunluluğu, partinin “gerçeklik duygusunu” ve devrimci iç dinamizmini yitirmesine asla izin vermeme sorumluluğu, özellikle de politika ve taktiklerin üretimi, çalışma tarzı ve örgütlenmeye ilişkin her konuda çözümlerin merkezine daima sınıfla ve kitlelerle ilişkiyi koyan bir anlayışla hareket etme zorunluluğu…

2) Marks, sosyalizmin geleceğinin, işçi sınıfının bugünkü mücadelelerine çözülmezcesine bağlı olduğunu her fırsatta belirtir. 21. yüzyılın devrimci öncülük, önderlik ve parti anlayışının bu gerçeği aklından hiç çıkarmaması gerekir.

Sınıfla ve kitlelerle ilişki sorunu, onun düzeyi ve içeriği, basit bir nicelik artış ve büyüme sorunu değildir. Sayıca büyümenin sağlayacağı güç ve avantajlar kadar, hatta ondan da önce tarihsel bir perspektif bakımından ideolojik-siyasal anlam ve sonuçları açısından önemli ve tayin edicidir. Bu ilişki ve onun gelişkinlik düzeyi, her şeyden önce proleter devrim ve sosyalizmin nasıl ya da ne ölçüde kavrandığının göstergesi niteliğindedir. “Proletaryanın kurtuluşunu proletaryanın kendisinin gerçekleştireceğini” bilen ve bu kavrayışın devamı olarak “devrimin ancak kitlelerin eseri” olacağına inanan bir devrimcilik, devrimin örgütlenmesi ve hızlanmasının bütünüyle sınıfın kazanılmasına ve örgütlenmesine bağlı olduğunu da görmek zorundadır.

Dolayısıyla sınıfla ilişkinin düzeyi, gerçekte proleter devrim ve sosyalizmin, gerçekleşmesi mümkün güncel pratik bir hedef olarak mı yoksa ne zaman ve nasıl geleceği belirsiz bir geleceğin sorunu olarak mı görüldüğünün somut göstergesi özelliğine sahiptir. İkinci olarak, sosyalizmi inşanın hızı ve temposu her zaman için öncelikle proletaryanın bilinç ve örgütlülük düzeyinin gelişme derecesine bağlıdır. Onun için, faaliyetleri sırasında ufkunu sadece an’ın ya da görünür bir yakın geleceğin sorunları ve sorumlulukları ile sınırlayarak hareket eden bir “öncülük” anlayışının sosyalizmi kavrayışında da bir sığlık ve yetersizlik var demektir. Ve bu derinlik yoksunluğunun, tarihsel olarak hangi sorunlarla karşılaşmaya ve sonuçta nasıl bir tıkanmaya mahkum olduğu, özellikle de Doğu Avrupa ülkelerindeki sosyalizm deneyimlerinin pratiklerinden de görülebilir.

O zaman 21. yüzyılın partisi kendisini sadece günün ve yakın bir geleceğin sorunları ve yükümlülükleri ile sınırlayamaz. Bu kez bunların üzerinden atlamaya kalkarak değil bunları yerine getirirken, devrimin örgütlenmesi ve gelişimi sürecinde de sosyalizmin inşası sırasında da başarı-başarısızlık, avantajlar-dezavantajlar, olanaklar-handikaplar diyalektiğinin şekillenişinin olsun, kullanabileceği araç ve yöntemlerin zenginlik ve çeşitliliğinin olsun birçok şeyin sınıfla ve sınıf hareketiyle bugünden nasıl bir ilişki kurduğuna olan bağımlılığını düşünerek hareket etmek zorundadır. Enver Hoca, stratejik-taktik önderlik sanatını her türlü kuyrukçuluk ve aşamalılıktan ayıran özsel farklılıklardan birini şöyle tanımlar: “Hareketin her evresinde bir sonraki aşama için en elverişli tarihsel koşulları hazırlama perspektifiyle hareket etmek”… Burnunun ucundan ötesini görmek ve örgütlemek isteyen 21. yüzyılın öncülük ve parti anlayışı, bu sözü Lenin’in, “devrimci sosyalist politika eğer sınıfın geniş yığınını sarsmayı, onun ilgisini uyandırmayı, onu olaylara etkin ve öncü biçimde katılmaya çekmeyi hedeflemiyor ve başaramazsa, o zaman bir oyun olarak yozlaşmış demektir” sözü ile birlikte kulağına küpe yapmak zorundadır.

3) Bu noktada, tarihsel süreçlere bilinçli müdahalenin temel araçları olarak siyasal taktiklerin ve devrimci pratiğin önemi çıkar karşımıza. Özellikle de devrimci bir pratiğin, hem eğitici hem esinlendirici ve tabii en başta da dönüştürücü, özneleştirici rolü ve önemi ile karşılaşırız.

Sınıfın ve sınıf hareketinin, dünyanın hemen her yerinde kendisini yeniden bulmaya çalıştığı, silkinip ayağa kalkma hamlelerini sıklaştırdığı, bunu yaparken de örgütlenme ve eylemin yeni yol ve yöntemlerini aradığı bir tarihsel evrede devrimci pratiğin bu rolüne sırtını dönen, onu küçümseyip geriye iten her yaklaşım, yeni bir model temelinde parti davasını da, devrimi ve devrimci öncü sorumluluklarını da geriye itiyor ve önemsemiyor demektir.

21. yüzyılın partisi, sırf bu tayin edici kesitle de sınırlı kalmayarak, lafta çok doğru şeyler söyleyip çok etkileyici kararlara sahip olan ama iş pratiğe gelince bunları hep “unutan” 20. yüzyılın başlarındaki II. Enternasyonal partilerinden pratikte de farklı olarak gerçek anlamda devrimin partisi olmak zorundadır!…

4) Sınıfa gücünü ve yeteneklerini hissettiren, bu anlamda çekim gücü yüksek politik ve pratik bir odak olarak sivrilmeli, bu özelliği ile daima sınıfın ve kitlelerin görüş alanı içinde olmayı başarabilmelidir.

Neoliberalizm karşısında uzun süren ağır ve ezici bir tarihsel yenilginin arkasından kendisine gelip yeniden doğrulmaya çalışan sınıfın ve sınıf hareketinin gelecekteki niteliğini ve gelişim çizgisini de belirleyecek tayin edici bir tarihsel evrenin içinde bulunulduğu bilinciyle hareket etmeli; ikisi de kendi cephelerinden yeniden doğmanın sancılarını yaşayan sosyalist hareketle işçi sınıfı hareketinin devrimci militan bir sosyalizm çizgisinde buluşarak birbirlerini bütünleyip güçlendirmeleri imkanı ve potansiyellerini de taşıyan “zamanın ruhunu” yakalamalıdırlar.

Komünistler ve devrimciler, eğer bu tarihsel fırsatı da göremez ve kaçırırlarsa, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kendi tabutlarının çivisini kendi elleriyle çakmış olurlar; proletaryayı ve proletarya hareketinin geleceğini de, en iyimser olasılıkla Latin Amerika’da yaşandığı gibi sınıfın dar görüşlü, akılsız dostlarına fakat daha da güçlü bir olasılık olarak yeni tipte faşizm ve gericiliğın ellerine terketmiş olmanın tarihsel vebalini de şimdiden üstlenmiş olurlar.

5) Kapitalizmin Marksizm tarafından olağanüstü bir yetkinlikte çözümlenip ortaya konulan yasaları yine hükmünü yürüttü ve neoliberal birikim politikaları ile yapısal krizini ötelemeyi başaran emperyalizm yine tekledi. Artık Dünya Bankası ya da TÜSİAD patronlarının ağzından bile -tıpkı ”tarihin sonu”nun ilan edildiği 1990’larda olduğu gibi- “Hiçbir şey artık eskisi gibi olamaz” sözünü sık sık duyduğumuz yeni bir düzleme geçiliyor. Bu düzlemin nasıl şekilleneceği, hangi yönde nasıl seyredeceği, karakteristik çizgilerinin neler olacağı vb. konuları, tamamen proletarya ve emek hareketi cephesinin dünya-tarihsel ölçekte sergileyeceği tutuma bağlı. Bu tutumun, tarihin oluşumu üzerinde belirleyici bir inisiyatif düzeyini yakalayıp etkili olabilmesi ise tamamen devrimci öznel etken ayağındaki boşluğun giderilip giderilememesine bağlı.

Bu tarihsel sorumlulukla (aynı zamanda fırsatla) karşı karşıya bulunan komünistler ve devrimcilerin bu sorumluluğun hakkını verebilmeleri içın önce neoliberalizmin bilinçlerinde ve yüreklerinde bıraktığı tortulardan arınmaları gerekiyor. Günümüzdeki olgu ve süreçlerin ele alınışı sırasında, 1990’ların hatta 2000’lerin başının ruh hali ve ölçütleri ile, kavram ve kalıplarıyla düşünülüp hareket edilemez artık!.. “Konjonktüre bağımlı bir bilinç” bile bunu yapamaz ve sürdüremez!.. Bu noktada yeni bir kopuş şart ve bu kopuş devrimci bir karakterde, militan bir sosyalizm anlayışı doğrultusunda bir kopuş olmak zorundadır!..

Bu deneyim bize aynı zamanda, düşüncede ve pratikte konjonktüre bağımlılıktan kurtularak, bakışımızın odak noktasına daima pratikleşmiş güncel bir zorunluluk olarak da komünizm tarihsel amacını koymayı, bugüne, bugünün olgu ve süreçlerine öncelikle oradan bakmayı hatırlatan tarihsel bir ders olmalı!..

Stratejik hedeflerimiz, aynı zamanda 21. Yüzyıl partisi hangi temel özelliklere sahip olmalıdır sorusuyla da ilişkilidir.

Bu sorunun yanıtı sadece neoliberal kapitalizmin günümüzde ulaştığı gelişme düzeyinin temel unsurları ile 20. yüzyılın sosyalizm pratiklerinin ağırlıklı olarak olumsuz deneyimlerinden çıkartılması gereken dersler ışığında verilemez. Bunlarla birlikte ve asıl bunların da içeriğini belirleyecek şekilde asıl hareket noktası proletaryanın komünizm tarihsel amacı, bu temelde kurmayı hedeflediği toplum düzeninin ve insan-birey özelliklerinin, burjuvazinin iktidarına ve kapitalizme karşı devrim mücadelesini veren bir savaş örgütü olarak militan bir proleter örgütün sahip olması gereken diğer temel özellikler bütünlüğü içinde olabilecek en geniş sınırlar içinde somutlanması hedefi olmalıdır.

Bu temel anlayış, bir varoluş ve faaliyet felsefesi olarak, partinin sadece programında ve politikalarında, siyasal strateji ve taktiklerinde, çalışma ve örgütlenme tarzında somutlanmakla kalmamalı; bunları da belirleyecek dinamikler ve mekanizmalar olarak bunlardan da önce -ya da en az bunlar kadar önem verilerek- partinin iç yapısında, ilişkiler sistematiğinde, işleyiş mekanizmalarında, temel ölçütleri ve değer yargılarında, kadro bileşiminin yapısı ve kadrosal şekillenme süreçlerinde, faaliyeti sırasında kullandığı biçim ve yöntemlerde proletarya için başlı başına bir çekim ve övünç kaynağı oluşturacak bütünlükte, netlik ve yetkinlikte cisimleşmelidir.

Özellikle de 20. yüzyılın parti ve sosyalizm pratiklerinin, sadece proletaryanın ve sosyalizmin en yakın ya da potansiyel müttefikleri arasında değil bizzat sınıfın kendisinde de yarattıkları şaşkınlık ve hayalkırıklıklarının, kuşku ve güvensizliklerin büyüklüğü gözönüne getirilecek olursa, “21. yüzyıla sosyalizmi yazma” iddiasıyla ortaya çıkacak ve komünist olduğunu iddia eden her örgütlenme en başta buna büyük önem vermelidir.

Yalnız bunu sadece bir propaganda unsuru ve avantajı olarak gören sığ bir pragmatizme düşmeden, Marks’ın “Pratikte ileriye doğru atılan her adım, teorik açıdan kusursuz bir düzine programdan daha etkilidir” öğüdünü akılda bulundurarak hareket etmeli; günümüzde bu özelliğin, kendisini, neoliberal gericilik yıllarının içini boşaltıp mecalsizleştirdiği her türlü iktidarsızlaşmadan, kendiliğindencilik ve kuyrukçuluğun her türlüsünden, herhangi bir devrimcilikten olduğu kadar herhangi bir “sosyalistlik”ten de farklı kılacak temel bir ideolojik tutum ve tutarlılık sorunu olduğunu görmeli, sınıf mücadelesinin her cephesinde buna denk bir duruş sergilemelidir.

21. Yüzyılın partisi, bu çizgiler yanında:

I- Her şeyden önce kolektif bir organizma olmak zorundadır. Mücadelenin olağanüstü sertleşmesi, iç savaş ya da cunta dönemleri gibi istisnai süreçlerin yaşanıyor olması, gizlilik ve güvenliğin temel gerekleri ile sınırlı zorunluluk halleri dışında parti içi demokrasiyi esas almalı, onu olabilecek en geniş ve en etkin biçimde işletmeyi merkeze koymalıdır. Bu temel yaklaşımdan hareketle:

Bütün temel organlar ve kadrolar, partinin somut durumu, gelişmenin yönü, karşı karşıya olunan sorunlar, girilmesi düşünülen stratejik yönelimler konularında yılda en az bir kez olmak üzere düzenli bilgilendirilmelidirler. Partinin gerçek durumuna ilişkin bilginin bütün alt organlar ve kadrolarla paylaşılması, taban denetimi ve eleştirinin işler hale getirilmesinin olduğu kadar politikaların oluşturulması, stratejik kararların alınması süreçlerine katılım ve inisiyatifin önünün açılabilmesinin de ilk koşuludur.

Katılım ve inisiyatifin önü, yönetici organların ve kişilerin keyif ve tercihlerine bağlı olmaksızın herkes içın – en başta da yönetici organları ve oralarda yer alan kadroları- bağlayıcı ilke ve kurallar temelinde sürekli açık tutulmalıdır. Özellikle de partinin gelişim seyrini belirleyecek önemdeki stratejik kararların alınması ve temel politikaların belirlenmesi süreçleri, mutlak bir zorunluluk olarak demokratikleştirilmelidirler. Partinin yönetici organları, en başta da MK, somut duruma ve koşullara bağlı olarak bunun yöntem ve biçimlerini farklılaştırabilirler fakat özünü ve etkinliğini hiçbir gerekçe ile ortadan kaldıramazlar.

Parti içinde hiçbir fonksiyon ve görevin özel bir ayrıcalık konusu haline getirilmesine meydan verilemez. Bu konudaki tüzük hükümleri, uygulamada karşılaşılan eğilimleri de dikkate alacak şekilde dinamik bir yoruma tabi tutularak güncellenmeli, bu yorumlama ve güncelleme faaliyeti konuya ilişkin ideolojik-siyasi bir eğitim aracı haline de getirilerek mutlaka parti kamuoyunun katılımıyla ve onun genel eğilimleri doğrultusunda yürütülmelidir.

Bunlar, partinin “kolektif bir organizma ve irade” olarak yapılanması ve işleyişinin temel öğeleri olarak görülmeli, sahiplenilmeli, özümlenmeli ve uygulanmalıdır.

II- Sınıfa ve yığınlara tepeden bakan bir kibirden ve yabancılaşmadan uzak olmalı; doğrunun tekeline sadece kendisinin sahip olduğu yanılsamasıyla hareket etmemeli; sadece “öğreten” değil sınıftan, kitelelerden ve hayatttan “öğrenmeyi” de bilen bir öncülük anlayışına, bunun esneklik ve açıklığına sahip olmalıdır.

III- “Öncülük” misyonunu etikete -ve iddialara- dayalı, sabit ve değişmez bir statü olarak değil, proletarya ve emekçi insanlığa komünizm tarihsel amacı doğrultusunda yol gösterici bir işlev olarak görmeli; kendisinden bu doğrultuda beklenen işlevleri yerine getiremeyen, getirir olmaktan uzaklaşan hiçbir kişi, organ, mekanizma, kural ya da ilişkiye “dokunulmazlık” tanımamalıdır.

IV- 21. yüzyılın partisi hücrelerine kadar işlemiş samimi ve tutarlı bir enternasyonalist olmak zorundadır!.. Şu ya da bu ülkeye, ulusa, ulusal topluluğa vb. değil dünya proletaryasına ait olduğunu, onun ve dünya komünist hareketinin bir parçası olduğunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalı, bütün faaliyetleri ve yönelimleri sırasında uluslararası proletaryanın çıkar ve ideallerini göz önünde bulundurarak, istemeden de olsa ona zarar vermekten kaçınmak sorumluluğuyla hareket etmeyi başa yazmalıdır!..

V- 21. yüzyılın partisi ‘teknolojik bir aygıt’ olmak zorundadır!..Ama teknolojinin rolünü ve önemini, ideolojinin ve siyasetin dahi üstüne çıkaran bir teknisizme de prim vermemelidir. Ayrıca teknolojinin rolünü özellikle de iletişim teknolojisinin sunduğu olanakları devrim öncesi dönemde sadece güvenlik boyutu ile sınırlı gören devrim sonrası için ise toplumun maddi ihtiyaçlarını karşılamayı kolaylaştırıcı bir üretim faktörü sınırlılığı içinde ele alan darlıklara düşmeden, onun asıl partinin iç yapılanması ve işleyişinin demokratize edilmesi yanında sınıf ve kitlelerle ilişkilerinde kendini onların da denetimine ve katılımına açma imkanları bakımından gelişkin ve işlevsel bir sosyalist demokrasi ve proletarya diktatörlüğü anlayışını uygulama imkanları yönünden ideolojik bir konu ve araç olarak görüp ona uygun bir sahiplenme göstermelidir.

VI- Tarihsel geçmişini sadece olumsuzluklardan ibaret görmeyen ve ona asla bitli bir yorgan muamelesi yap(a)mayacak olan proletaryanın, sadece insani bir vefa duygusu ya da basitçe bir savunma refleksi dolayısıyla değil aynı zamanda o tarihin devrimci yön ve kazanımlarını gururla sahiplenerek ileriye doğru taşıma sorumluluğu kapsamında, 20. yüzyılın bütün parti ve devrim pratiklerinin yanı sıra bütün oportünist denemelerinden de çıkartılması şart olan dersler olarak Leninist parti anlayışının, başta yeraltı temelinde örgütlenme ilkesi olmak üzere temel özellikleri, 21. yüzyılın partisinin de vazgeçemeyeceği temel özellikler olmak zorundadır.

Yenilgi her zaman ve her yerde birliği ve gücü parçalamaya eğilimlidir. Ancak bunun üstesinden gelmeyi başaranlar, bunu bir avantaj ve sıçrama dinamiği haline getirebilenler birliği de gücü de pekiştirir; komünizmin özgürlük dünyasına yürüyüşünde birliğini sağlamlaştırmış, gücünü artırmış olarak ilerleyebilir.

Biz bunu yakın geçmişte tam olarak başaramadık. Yıllar boyunca doğru dürüst hesaplaşılmadığı, dipten doruğa yenilenmediği, hep ertelenip ötelendiği için prangalandığımız yapısal tarihsel zaaflarımızdan radikal bir tarzda kopamadık/kurtulamadık. Adına layık devrimci komünist bir örgüt ol(a)madığımız için, duygusal bağlılıklar ve kişiselleştirmeler çoğu zaman bunun önüne geçti. Örgüt içinde üretilen genellikle bu olduğu için kendi içine kapalı fanus devrimciliğinin ölçü ve alışkanlıklarının dışına çıkamadık.

Gelinen noktada -tarihsel sorumluluğumuzun emrettiği konumlanış gereği- bu aynı zamanda, parçalamamız gereken bir sınır çizgisidir. Aslında bu sınıra, kendini tanrı katına yerleştiren seçkinci aydın hizbine karşı duruşta yüklenildi ve bu yüklenmeyle sınır büyük oranda da zayıflatıldı. Şimdi bunun da gücünü arkamıza alarak ilerleyeceğiz!

TİKB’Yİ AYAĞA KALDIRACAĞIZ!
YAŞASIN PROLETARYA SOSYALİZMİ!
YAŞASIN ML!

13 Ocak 2010
TÜRKİYE İHTİLALCİ KOMÜNİSTLER BİRLİĞİ 4. KONFERANSI

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Close