Yasanacakdunya.org, yasanacak. dünya , isci sinifi, alinteri ,
X

2023’ü karşılarken

Dünyanın bugünkü durumunu tek bir sözcükle tanımlamak gerekirse en uygun sözcük “belirsizlik” olur herhalde.

Neoliberal birikim modelinin tıkanıp iflas ettiği, buna karşın burjuvazinin yerine yenisini de koyamadığı bir belirsizlik hali bu.

Proletarya ve halkların cephesinden de güçlü bir alternatif ve hamle yok ortada.

Tarihin değişik evrelerinde gördüklerimize benzer bir pata halinden farklı bir durum bu. Muktedir konumda olanın da de ezilenin de birbirine güç yetiremediği o hallerde taraflardan herhangi birinin yaptığı küçük bir hamle bile terazinin dengesini değiştirmeye yeter.

Bunun en ünlü örneği 1848 Fransası’nda 3. Napolyon gibi bir çapsızın Bonapartist darbesidir.

Fakat günümüzde koşullar dünya burjuvazisine öyle tek adımlık hamlelerle sonuca gitme olanağı tanımıyor. Her şey bir yana kapitalist emperyalizm, sistem olarak belirgin bazı sınırlara dayanmış durumda. Zamanda ve mekanda ileriye kaçarak krizini öteleyebilmesi geçmiş kriz dönemleri kadar kolay değil.

Yalnız bu gerçekten hareketle “kapitalizmin işi kesin olarak bitti”, “burjuvazi ne yaparsa yapsın tarihin çöplüğüne süpürülmekten artık kurtulamaz” şeklinde kendiliğindenci rehavet teorileri üretmeye savrulmamak lazım.

Lenin’in altını sık sık çizdiği gibi bir sistem -hatta belirli bir ülkedeki herhangi bir rejim- ne kadar çürümüş olursa olsun vurmazsan yıkılmaz.

Dolayısıyla sistemin 2008’den beri içinde debelendiği krizin derinliği ve şiddeti, dünya burjuvazisinin -özellikle de karşısında kendisini sıkıştırıp hepten kıpırdayamaz hale getirecek güçlü proletarya ve emekçi halk hareketleri dalgasıyla karşılaşmadığı sürece- insanlık ve doğa açısından telafisi büsbütün imkânsız yeni yıkım ve felaketler pahasına kendisine yeni bir yol açamayacağı anlamına gelmiyor.

***

2022 yılında tanık olduğumuz gelişmeler arasında yer alan üç simgesel örnek, burjuvazinin krizine “çare” arayışlarının emekçi insanlık açısından anlamı ve doğurabileceği sonuçlar konusunda bir fikir verir.

Anacağımız ilk örnek, Elon Musk denilen kan emicinin davranışlarında somutlanan pervasızlık ve küstahlık.

Elon Musk aslında günümüz burjuvazisinin tipik bir temsilcisi. Aralarında detaylarda bazı farklılıklar olmakla birlikte onun yerine pekala Amazon denilen hayasız sömürü çarkının patronu Jeff Bezos’u, Zuckenberg’i, Wall Mart’ın sahibi Walton ailesini, Jack ma ya da Cong Şanşan başta olmak üzere Çinli mülti milyarderleri, Bernard Arnault ya da Warren Buffet gibileri kısacası servetlerinin büyüklüğü dünya nüfusunun yarısının toplam gelirine eşit olan 26 mülti milyarderden herhangi birini ya da en zengin yüzde 1’lik dilimi koyabilirsiniz.

Bunların ortak özelliklerinin başında, azami kâr için yapmayacakları alçaklığın olmayışı geliyor.

Elon Musk denilen şımarık kan emiciye sosyal medyada biri, iletken ve yarı iletken üretimi açısından çok önemli lityum madenleri üzerindeki sömürünün sürmesi için Bolivya’da darbe düzenlemeye utanmadın mı serzenişinde bulunuyor. Kendisini dünyanın efendisi olarak gören bu kan emici o kadar rahat ve pervasız ki, “kime istiyorsak darbe yaparız, aş bunları” cevabını veriyor.

Reklam için yapmadığı şaklabanlık kalmayan bu soytarı geçtiğimiz Ekim ayı sonunda twitterı satın aldı. Bir hafta geçmeden 8 bin çalışandan 4 bin 400’ünü gece yarısı gönderdiği kuru birer mesajla kapının önüne koydu.

Çünkü burjuvazinin gözünde emekçi bir insan değil. Sadece kâr üreten bir makina. Üretici ve tüketici olarak sermayenin ihtiyaçlarına yanıt vermediği sürece başına ne geldiği, nasıl yaşadığı, ne yiyip içtiği hiç önemli olmayan bir “çöp yığını”. Kolaylıkla harcanıp ne hali varsa görsün denilecek bir “fazlalık”, “gereksiz bir yük”.

Elon Musk’ı da, Çinlisi de, Almanı da, Rus oligarkı da, Koç’u da, Sabancı’sı da günümüzde emeğe ve emekçilere bu gözle bakıyorlar.

Bunlar için tek değer para ve kâr.

Elon Musk twitterı satın alır almaz binlerce çalışanı kapı önüne koymakla kalmadı, her şeyi nasıl paralı hale getirebilirim arayışına girdi. Ukrayna savaşının başlarında Rus düşmanlığının prim yaptığını görünce uzaydaki 1600 Starlink haberleşme uydusundan birkaçını Ukrayna’nın hizmetine verdiğini açıkladı. Aradan birkaç ay geçmeden bu hizmetinin karşılığı olarak Ukrayna’dan para talep etti.

Musk’a göre, insanlik 2050 yılına kadar yok olacak. O bu yok oluştan önce 2 milyon insanı Mars’a götürüp orada yeni bir yaşam kuracağini iddia ediyor. Kendisini de şimdiden Mars’ın imparatoru ilân ediyor.

Musk’ın bir diğer hayali, insanların beyinlerine takacağı çiplerle yapay zekâyı birleştirmek ve “süper zeki” insan yaratmak. Tahmin edileceği üzere asıl amaç, beynimizi dahi kontrol edebildikleri bir hegemonya rejimi kurmak.

Zaten Elon Musk’ın Twitter pratiği, borsada ve bitcoin piyasasında çevirdiği dolaplar, haberleşme ve casusluk dışında olası değerli madenleri yağmalamada ön almak amacıyla uzayı sömürgeleştirme yarışında sergilediği cevvaliyet emperyalist burjuvazinin nasıl bir dünya ve emek rejimi peşinde koştuğunun kimi ipuçlarını içeren somut bir örnek olduğu için bu şımarık şaklaban üzerinde bu kadar durduk.

***

Solda bazı çevreler, “neoliberalizm tıkandıysa, burjuvazi bir biçimde Keynesyen politikalara dönecektir” beklentisi içinde. Hatta “kamuculuk” adı altında bunu talepleştirenler bile var.

Eğitim ve sağlığı dahi metalaştıran neoliberal açgözlülüğü kısmen gerileterek emekçi yığınlara nispi bir soluk alma olanağı sağlamak için kamusal hizmet ve ihtiyaçların devlet tarafından parasız sağlanması talebi günümüz koşullarında ileri sürülebilecek reform taleplerinden biridir elbette. Ama bunu yaparken devletin burjuva sınıf karakterini perdeleyip gözden kaçırmaya yol açacak devrimci bir anlam yüklemekten de uzak durmak gerekir.

Bu hata, hem sınıfın ve emekçi yığınların devlet konusundaki zaten köklü önyargılarını ve bilinç bulanıklığını gidermek yerine güçlendirerek onları sistemin temellerine yönelik daha köklü mücadelelere hazırlama misyonumuzun zeminini zayıflatır hem de neoliberalizmin iflâsı üzerine “kamulaştırma” görünümü altında tekellerin borçlarının yükünün topluma bindirilmesi politikalarının meşrulaştırılmasını kolaylaştırır.

***

Eskinin geçerliliğini kaybettiği yerine de henüz bir yeninin konulamadığı kesitleri Gramsci “fetret dönemleri” olarak tanımlar. Bu kesitlerin “olağan” dönemlerden bir farkını da istikrarsızlık oluşturur. Bu özelliğiyle her türlü gelişmeye açıktır. Daha önce “olmaz” denilen gelişmeler bile böylesi kesitlerde “olağanlaşır”.

2022 yılında bu gerçeği faşizmin yükselişinin kazandığı yeni boyutlar biçiminde gördük.

Burjuva liberal demokrasinin bizzat burjuvazi tarafından bordadan atılışı aslında 1990’larda başlamış bir süreçti. Bu yönelim 11 Eylül sonrası vites büyüttü. Fransa, Almanya, Kuzey Ligi somutunda İtalya, Hollanda ve Avusturya gibi “demokrasinin kaleleri” olarak gösterilen ülkelerde bile ırkçı faşist parti ve hareketlerin sıçramalı gelişimine tanık olduk.

Arkasından faşist partilerin Avrupa’nın göbeğinde Macaristan, Polonya ve Hırvatistan gibi ülkelerde iktidarlaşmaları geldi. ABD’de Trump’ın başkanlığa seçilmesi hepsinin üzerine tüy dikti. Bu arada bu dalga Brezilya’dan Filipinler’e, Türkiye’den Hindistan’a kadar yer kürenin dört bir yanını sardı.

En sonunda geçen yıl İsveç başta olmak üzere bugüne kadar burjuva demokrasisinin vitrin süsü olarak gösterile gelmiş İskandinav ülkeleri de bu gemiye bindiler. Dahası İtalya’da Mussolini faşizminin takipçisi olduğunu saklama gereği bile duymayan Meloni’ler cirit atıyor artık ortalıkta. “Deme olmaz, olmaz olmaz” sözü gerçekleşiyor bu açıdan adeta.

Bu gelişme aynı zamanda bir ders içeriyor:

Kriz, ezberlerin tutsağı haline gelmiş, düşünme tembeli bazı mekanik solcuların zannettikleri gibi otomatik olarak devrime yol açmaz, devrimi güçlendirmez. Tam tersi de mümkündür. Hatta burjuvazinin elindeki imkanlar ve bu konulardaki deneyimi dikkate alınacak olursa daha fazla olanaklıdır.

2022’den almamız gereken bu ders bağlamında proletarya ve emekçi kitlelere öncülük yapmak iddiasını taşıyan komünistler ve devrimciler olarak çıkarmamız gereken sonuç üzerinde birazdan duracağız.

Dolayısıyla dönemi tahlil eder, şu ya da bu konuda bir adım atar, politika ve taktik belirlerken dönemin bu farkını unutup “olağan” dönemlerde edinilen ölçü ve alışkanlıklarla hareket etmek hüsranla sonuçlanmakla kalmaz, bazen telafisi güç sonuçlar doğurur.

***

NATO’’yu araç olarak kullanan Amerika ve İngiltere’nin kışkırtmalarına yanıt olarak Ukrayna’yı işgal edip tarihten silmeye kalkmakla Putin kendi hesabına bu hatayı yaptı en başta.

ABD’nin “demokrasi ihracı” bahanesinin “anti Nazi” versiyonunu kullanarak Ukrayna’yı işgale kalkışırken Avrupa’nın göbeğinde böyle bir hamlenin karşılaşacağı tepkileri tam kestiremedi. Ukrayna’nın bir Suriye olmadığını gözden kaçırdı. Kırım’ı ilhak ettiği, Çeçen isyanını vahşice bastırdığı, Gürcistan’a silah zoruyla diz çöktürdüğü koşullarla bu dönemin farkını göremedi. NATO’nun çevreleme siyasetini kullanarak ABD ve İngiltere’nin Rusya’ya kurduğu tezgâhı doğru çözümleyemediği için zokayı yuttu, Ukrayna batağına saplandı.

Hem askeri, hem siyasi, hem de ahlâki açılardan ummadığı tokatlar yedi. Şimdi bu bataktan nasıl çıkacağının arayışı içinde.

Ama bu arada olan Ukrayna halkına oldu, Rus halkına oldu, dünya halklarına oldu. Her iki taraftan toplam 200 bin insan hayatını kaybetti bugüne kadar. Kimbilir kaç yüz bin yaralı var. Şehirler harabeye döndü. Ukrayna’nın altyapısı göçtü. Dünya çok ciddi bir enerji ve gıda krizi yaşıyor. Enerji krizi, kömür ve atom enerjisi gibi iklim krizini büyüten riskli kaynaklara yeniden dönüşe bahane oldu, meşruiyet kazandırdı.

Bu arada özellikle Orta Avrupa ülkelerinde zaten güçlü olan tarihsel Rus düşmanlığı kolay kolay giderilemeyecek boyutlarda hortladı.

Putin’in akılsızca hamlesi Fransa devlet başkanı Macron’un bir kaç yıl önce “beyin ölümünü” ilân ettiği NATO için hayat öpücüğü oldu. NATO yeniden doğmakla kalmayıp İskandinav ve Baltık ülkelerini de içine alacak şekilde güç kazandı.

Putin, Avrupa’nın göbeğinde yapacağı cüretkar askeri hamleyle özellikle Almanya-Fransa ikilisiyle ABD arasındaki çatlakları büyüteceğini düşündü. Ama ABD’nin Avrupa üzerindeki politik-askeri etkinliğini pekiştirmesiyle karşılaştı.

Gerçi bu yakınlaşma emperyalist doğasından ötürü yeniden çatlama belirtileri göstermeye başladı. ABD ve İngiltere’nin siyasi ve askeri yönlerden olduğu kadar ekonomik açıdan da savaşın nimetlerinden fazlasıyla yararlandığını gören Almanya Çin’le yeni kanallar açarak Putin rejimini uzlaşmaya zorlamanın yollarını aramaya hız verdi. Keza Macron bir uzlaşma ortamı yaratma çabası içinde. Ama gelişmenin hangi yönde olacağını kestirmek bugün için çok daha güç.

***

Ukrayna savaşının yol açtığı sonuçlar içinde en tehlikelisi, silahlanma yarışının hızlanması ve yeni bir dünya savaş tehlikesinin büyümesidir.

Tabii özellikle Avrupa halkları arasında savaş korkusundan beslenen güvenlik kaygılarının büyümesini, bu korkuyu sömüren burjuva devletlerin silahlanma politikaları dahil bütün baskı ve yasaklarını benimsemeye açık hale gelişlerini de bu kategoriye dahil etmek lazım.

Dünyadaki silahlanma yarışı ürkütücü boyutlar kazanmış durumda. Her zaman olduğu gibi ABD bu konuda yine başı çekiyor. Biden yönetimimin 2023 yılı için hazırladığı savunma bütçesi 850 milyar dolar. AB sırf araştırma-geliştirme projelerine 1 milyar 200 milyon euro yatıracak. Ekonomilerindeki yavaşlama hatta durgunluğa rağmen Almanya’sından Japonya’ya kadar bütün ülkeler silahlanmaya korkunç paralar harcamaya hazırlanıyor. Dünyanın önde gelen ölüm tüccarlarından olan ABD’li Raytheon’un CEO’su, “6 yıllık stinger stokunu 10 ayda tükettik” diye zil takıp oynuyor.

Bu silahların kovboyculuk oynamak için alınmadığı açık. Sadece savaşta kullanılabileceği de.

Ukrayna savaşı, kıvılcımlarının nerelere , ne zaman, nasıl sıçrayacağı belirsiz savaş cehenneminin kapılarını neredeyse ardına kadar açtı. O savaşın temelinde yatan emperyalist rekabet dinamiği, kriz koşullarında daha da keskinleşmiş olarak sürüyor çünkü.

Zelenski rejimi ve Ukrayna halkı bu çekişmede ABD-İngiltere ikilisi ve NATO tarafından düpedüz mayın katırı olarak kullanılıyor. NATO genel sekreteri Stoltenberg geçenlerde çok net dile getirdi bu gerçeği:

“Ukrayna’ya verdiğimiz desteğin bir bedeli olduğunu biliyoruz. Artan gıda ve enerji faturaları birçoğumuz için zor zamanlar anlamına geliyor. Ama Ukraynalılar bunun bedelini canlarıyla öderken biz parayla ödüyoruz. Eğer Putin kazanırsa sonraki aşamada bizim kanımız akabilir”.

2023’e girerken barış olasılığı, savaş alevlerinin Kafkaslar ve Balkanlara sıçrama hatta taktik nükleer silahların kullanılması olasılığına göre daha uzak ve büyük bu yüzden. Tıpkı Putin rejimini Ukrayna tuzağına çekerken olduğu gibi bu yönde kaygı verici belirtiler çoğalıyor maalesef.

***

Dünyadaki beklenmedik hamleler, sadece burjuva karşı devrim cephesinden gelmiyor. Aynı yasa, proletarya ve ezilen halklar cephesi yönünden de geçerli.

Bunun son örneği İran oldu. Fitilini bir kadının Jîna Mahsa Amini’nin ateşlediği aylardan beri süren bir isyana sahne oluyor iİan. Ahlâk polisi denilen zebaniler yıllardan beri kimbilir kaç kadına, kaç kez yaptılar bu zorbalığı. Ama sonunda öyle bir an geldi ki bardak taştı. Ve başlangıçta kadına yönelik aşağılama ve gerici dayatmalara “yeter” çığlığıyla başlayan isyan, kısa sürede sınıfsal bir kimlik kazanarak çürümüş molla rejimini hedef alan bir halk isyanına dönüştü.

Ahlâk polisinin lağvedilmesi, örtünme zorunluluğunun gevşetilmesi gibi şimdiden bazı sınırlı moral ve siyasal kazanımlar elde eden bu isyan ne zaman kadar sürer, nasıl sonuçlanır… bugünden bilemeyiz. Ama 2011 ve 2015 dalgalarından da bildiğimiz bir gerçek var: Neoliberal soygun ve sömürü politikalarının biriktirdiği öfke, her an, her yerde umulmadık boyut ve biçimlerde karşımıza çıkabilir. Dahası son örnek olarak İran’dan yükselen “Jin, Jiyan, Azadi” sloganının kısa sürede dünyanın dört bir yanında yankılanması gibi başka coğrafyalardaki isyan ateşlerini de tutuşturan bir kıvılcıma dönüşebilir. 2010’da Tunus’ta başlayıp kısa sürede yayılan Arap halk isyanları örneğinde yaşandığı gibi birbirlerine eklenerek büyüyen bölgesel depremler yaratabilir.

***

Tabii andığımız bütün bu örneklerde olduğu gibi en büyük zayıflığımızı oluşturan güven verici devrimci bir örgütlülük ve net bir devrimci programatik perspektiften yoksunluğumuz hâlâ yumuşak karnımız.

Bizler bu boşluğu gideremediğimiz sürece en kitlesel başkaldırılar bile itirazla sınırlı öfke boşalması olmanın ötesine geçemez! Başkalarına da cesaret veren esinleyici örnekler olma işlevini giderek yitirir, “ne yaparsak yapalım nafile” duygusunu ve bezginliği güçlendirir.

Bu gerçek ortadayken dünyanın hemen her yerinde sosyalizmi hedefleyen devrimci hareketler hâlâ daha çok itiraz ve protesto ile yetinen bir profil ve pratik sergiliyor. O itirazı paylaşan, bazen çok militan biçimlere bürünen protesto eylemlerinde bile bizlerle omuz omuza dövüşen kesimler bu enerjik tutumun devamı olarak bizlerle aynı çatı altında buluşup sonuna kadar yürümeye gelmiyorlar.

Neden?

Çünkü biz onların önlerine uğrunda dövüşmeye değer bulacakları, ölüm dahil her türlü bedeli göze alabilecekleri bir programatik perspektif, bir rüya, bir umut koyamıyoruz!..

Sınıfa ve kitlelere öncülük iddiasına sahip komünistler ve devrimciler olarak onlardan da önce biz o tarihsel bilinç açıklığını, onun kazandıracağı netlik ve devrimci heyecanı, devrimi başarma azmi ve iradesi anlamında devrimci iktidar bilincini yitirmişiz çünkü.

Buna lafta sahip gibi görünüyoruz ama 1980 sonrası yediğimiz darbeler, uğradığımız güç ve mevzi kayıplarının yol açtığı etkisiz eleman konumunu bir biçimde içimize sindirmişiz.

Süreçlere ve günün yüklediği sorumluluklara bu iddiasızlık penceresinden bakıyoruz. “Gerçekçi olmak” adına imkânsızı isteme cüretinden uzaklaşmışız.

İşte en başta bu ölü toprağını üzerimizden atabildiğimiz ölçüde 2023’ü “bizim yılımız” haline getirebiliriz!

Alınteri Gazetesi

Yasanacak Dünya:
Related Post