Paul Ingendaay, görgü tanıklarının anılarına dayanan “İspanya’da Karar” adlı kitabında İspanya iç savaşına katılan edebiyatçıların mücadelesini anlatıyor.
Ingendaay’ın kitabı, acımasız savaşın çok yönlü bir panoramasını sunuyor. Yazar, kronolojik olarak sıralanmış 135 bölümde, savaşı gazeteci, fotoğrafçı ya da yazar olarak izlemiş ve tanıklık etmiş tanınmış isimlere söz veriyor.
Ingendaay, (*) tıpkı Florian Illies’in “1913 Fırtınadan Önce” adlı eserinde yaptığı gibi, kahramanlarının anılarından yola çıkarak kapsamlı bir tarihsel röportaj anlatısı kuruyor. Olayların tam ortasına öylesine yaklaşıyor ki, okur neredeyse gerçekten oradaymış, yaşananlara bizzat tanıklık ediyormuş hissine kapılıyor.
Ancak Ingendaay, destansı anlatımla deneme ve kültür yazısı üslubu arasındaki dengeyi başarıyla koruyor; konunun derinliklerine inmeyi de ihmal etmiyor. İspanyol kültürünün, edebiyatının ve toplumsal zihniyetinin tarihine, ayrıca çatışmanın kökleri 18. yüzyıla kadar uzanan nedenlerine ışık tutuyor.
Ingendaay’ın anlattıkları, neredeyse Orta Çağ’ı andıran koşulları gözler önüne seriyor. Radikal bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirmekte kararlı olan Halk Cephesi’nin Şubat 1936 seçimlerini kazanmasının ardından ülkedeki atmosfer son derece patlayıcı bir hâl alır. Fas’ta görev yapan İspanyol askerlerine verilen adla ‘africanistas’, ‘medeniyeti kurtarmak’ istediklerini ileri sürerler. Cumhuriyetçiler ise karşılarındaki düşmanın gücünü ve kararlılığını küçümserler.
Hemingway, Orwell ve Brandt’da İspanya iç savaşına katıldılar.
Bazen tarihin akışını değiştirenler, ön plandaki büyük figürler değil, adı pek bilinmeyen kişilerdir. Bunlardan biri de Johannes Bernhardt’tı. Eski bir denizcilik şirketi sahibi olan Bernhardt, 1930’lardan itibaren İspanyol Fas’ında çeşitli ticari faaliyetlerde bulundu ve Alman sanayi tekeli Mannesmann’ın temsilciliğini yaptı. Bir zamanlar dünyanın en büyük sömürge imparatorluklarından biri olan İspanya’nın elinde artık Kuzey Afrika’daki bu küçük sömürge bölgesi kalmıştı.
General Francisco Franco, burada yürütülen acımasız sömürge savaşında gösterdiği sertlikle öne çıkmıştı. Faşist Franco, 17 Temmuz 1936’da Madrid’deki Halk Cephesi hükümetine karşı gerçekleştirilen askeri darbenin başlıca örgütleyicilerindendi. Ancak Fas’ta bulunan yaklaşık 40 bin askerini İspanya ana karasına nasıl taşıyacağı önemli bir sorundu.
Bu noktada Johannes Bernhardt devreye girdi. Uzun yıllar Madrid’de gazetecilik yapan Paul Ingendaay’ın “İspanya’da Karar” adlı kitabında anlattığı gibi Bernhardt, 1936 yazında harekete geçen savaş makinesinin görünmez dişlilerinden biriydi. Eski bir Freikorps militanı ve 1933’ten itibaren Nazi Partisi üyesi olan Bernhardt, ilişkilerini kullanarak Franco’nun faşist güçleri ile Nazi Almanyası arasında köprü kurdu.
Franco, Almanya’dan askerlerini güvenli biçimde Endülüs’e taşıyabilmek için uçak ve silah talebinde bulunmuştu. Alman Dışişleri Bakanlığı başlangıçta bu isteği reddetti. Bunun üzerine Bernhardt, Franco’nun mektubunu alarak Berlin’e gitti. Hitler’in yardımcısı Rudolf Hess tarafından Bayreuth’a yönlendirildi. O sırada Adolf Hitler, Wagner Festivali kapsamında “Siegfried” operasını izliyordu. Ancak Franco’nun talebini görüşmek için vakit ayırdı. Aynı gece Hava Kuvvetleri Komutanı Hermann Göring ve Savaş Bakanı Werner von Blomberg de toplantıya katıldı ve yardım kararı alındı.
Sonuçta Franco’ya talep ettiğinden çok daha fazla askeri destek sağlandı. Yirmi adet Junkers Ju 52 nakliye uçağı, altı Heinkel 51 bombardıman uçağı ve çok sayıda silah gönderildi. Bu destek, Hitler’in İspanya’daki faşist ayaklanmayı ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Franco ile kurulan bu “silah kardeşliği”, aynı zamanda yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’nın bir provası niteliğindeydi. Tarihin o güne kadarki en büyük hava köprüsü sayesinde Franco’nun birlikleri İspanya’ya taşındı; aksi halde darbenin kısa sürede başarısızlığa uğraması mümkündü.
Göring, Alman müdahalesine “Ateş Büyüsü Operasyonu” adını verdi. Yıllar sonra Nürnberg Mahkemeleri’nde, İspanya’ya savaş uçakları, bombardıman birlikleri ve uçaksavar ekipleri göndererek bunların savaş koşullarında denenmesini amaçladıklarını açıkça itiraf edecekti.
Alman müdahalesinin en korkunç örneklerinden biri 1937 yılının Nisan ayında yaşandı. Nazi Almanyası’nın Condor Lejyonu, Bask bölgesindeki Guernica kasabasını yerle bir etti. Alman uçakları yangın bombaları ve parçalanma bombaları kullanırken, kaçmaya çalışan sivilleri de makineli tüfek ateşiyle hedef aldı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledildi.
Guernica’nın bombalanması, yalnızca İspanya İç Savaşı’nın değil, yaklaşan dünya savaşının da habercisiydi. Sürgünde yaşayan ressam Pablo Picasso bu vahşetten derinden etkilendi ve kısa süre sonra Paris Dünya Fuarı için ünlü “Guernica” tablosunu yaptı. Bugün savaş karşıtı sanatın en güçlü simgelerinden biri kabul edilen eser, ilk sergilendiğinde bazı çevreler tarafından fazla karanlık, gri ve soyut bulunmuştu. Ancak zaman, Picasso’nun eserini 20. yüzyılın en önemli anti-faşist ve savaş karşıtı yapıtlarından biri haline getirdi.
İnsanlık tehlikede
O dönemde insanlık yalnızca İspanya’da değil, Avrupa’nın tamamında tehdit altındadır. Bu nedenle birçok ülkeden gönüllüler, Uluslararası Tugaylar’a katılmak üzere İspanya’ya akın eder. Bunların arasında, Cumhuriyet için şu ya da bu şekilde mücadele etmek isteyen komünistler; Arthur Koestler, Egon Erwin Kisch, Gustav Regler ve Bodo Uhse de vardır. Ancak yalnızca komünistler değil, Simone Weil gibi anarşistler de Cumhuriyetçi saflarda yer alırlar.
İspanya İç Savaşı’nın yalnızca bir İspanyol iç meselesi olmadığı; Avrupa’da yükselen faşizmin uluslararası bir mücadele ile püskürtüleceğinin bilinciyle çok farklı siyasal eğilimlerden insanlar Cumhuriyet’i savunmak için İspanya’da uluslararası tugaylara katılarak savaştılar.
Fransız filozof Simone Weil, Ağustos 1936’da Barselona’ya gider ve efsanevi devrimci Buenaventura Durruti’nin birliğiyle birlikte Aragon cephesine ulaşır. Bir fotoğrafta, omzunda tüfek taşıyan ve milis kadınların mavi tulumunu giymiş halde görülür. Ancak o kadar ileri derecede miyoptur ki, elindeki silahla muhtemelen kimseyi vurabilecek durumda değildir. Geçirdiği bir kazanın ardından Paris’e geri döner.
“İspanya’da insan hayatının hiçbir değeri yok’ diye yazar Simone Weil. Bunun ne anlama geldiği, Francisco Franco’nun birliklerinin Ağustos 1936’da doğu değil, batı İspanya’daki Badajoz kentini ele geçirmesiyle açıkça görülür. Sonrasında yaşananları Ingendaay şu sözlerle özetler: ‘Yağma, tecavüz ve katliam. Falanjistler, boğa güreşi arenasında günler boyunca solcu grupları kurşuna dizer. Hem de müzik eşliğinde ve 3 bin seyircinin önünde. Tam olarak kaç kişinin öldüğü bugün hâlâ bilinmemektedir. Tahminler yaklaşık 4 bin kişiye işaret etmektedir.
Ernest Hemingway, Mart 1937’de Madrid’deki Hotel Florida’ya yerleşir. Çok sayıda uluslararası gazeteci ve askeri yetkilinin kaldığı bu lüks otel, başkentin en önemli haber merkezi olarak kabul edilmektedir. Hemingway o sırada hem zengin hem de ünlüdür. Yazdığı her haber dosyası için 1.000 dolar almaktadır; bu, dönem koşullarında son derece yüksek bir meblağdır. İspanya İç Savaşı’nın en karanlık yüzlerinden biri olan Badajoz Katliamı ile, savaşı dünya kamuoyuna aktaran yabancı gazeteci ve yazarların -özellikle Hemingway’in- rolü büyüktür.
Hemingway lüks otelde
Hemingway, Gaylord Oteli’ndeki Sovyet heyetinin yanına, nöbetçilerin arasından geçerek girebilecek kadar nüfuz sahibidir; böylece parti yöneticilerinden doğrudan bilgi alır. Aslında komünizme pek sıcak bakmaz; çünkü kendi sözleriyle, “Ben yalnızca tek bir şeye inanırım: özgürlüğe.” der. Buna rağmen, 1940 yılında yayımlanan “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” adlı romanında Uluslararası Tugaylar’ın mücadelesini sempatiyle anlatır.
George Orwell ise, siyasal olarak soldan çok liberal bir çizgiye yakın olmasına rağmen, 1937 yılının başlarında Barselona’daki Lenin Kışlası’nda askeri eğitim alır. İngiliz yazar kısa süre içinde cepheye gönderilir ve 12 kişilik bir savaş birliğinin komutanlığına kadar yükselir. Ancak zamanla savaşa ilişkin kuşkular duymaya başlar; artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmenin giderek zorlaştığını hissettiğini söyler.
İspanya İç Savaşı aydınların üzerindeki etkisini gösterir. Hemingway savaşı daha çok gazeteci ve gözlemci olarak izlerken, Orwell doğrudan silahlı mücadeleye katılmış; yaşadıkları ise onu daha sonra yazacağı “Katalonya’ya Selam” eserine götürmüştür. Orwell bu kitapta, Cumhuriyetçi cephe içindeki siyasal çatışmaları ve savaşın yarattığı ahlaki karmaşayı ayrıntılı biçimde anlatır.
Kaybedilmiş bir mevzide mücadele edenler
İspanya İç Savaşı Mart 1939’da sona erer. Francisco Franco’nun ordusu, Adolf Hitler ve Benito Mussolini’nin desteğiyle Madrid ve Barselona’yı ele geçirir. Paul Ingendaay, Cumhuriyetçilerin yenilgisini ‘Kahramanca bir yenilgi’ olarak nitelendirir. Kitabı, yenilenlerin hikayelerinin izini sürer. Bunlar mücadelede yer alan idealistler, maceracılar ve savaşçılardır. Birçoğu Yahudidir; Nazilerden kaçarak İspanya’ya gelmişlerdir.
Erika Mann ile Klaus Mann, Pariser Tageblatt gibi sürgün gazeteleri için yazılar kaleme alırlar. İsviçre’deki sürgün villasından Kaliforniya’ya taşınma hazırlıkları yapan babaları Thomas Mann’a, Ernst Busch’un seslendirdiği İspanya savaş şarkılarından oluşan bir plak götürürler.
Oyuncu ve şarkıcı Ernst Busch, Cumhuriyet için kamp ateşlerinin başında, okullarda ve radyo istasyonlarında şarkılar söyler. Mann ailesi bu kayıtları büyük bir dikkat ve heyecanla dinler. Thomas Mann daha sonra günlüğüne şu notu düşer: “Çocukların İspanya cephesinden gelen izlenimlerden ne kadar etkilendiği dikkat çekiciydi.”
Robert Capa, 20. yüzyılın en ünlü savaş fotoğrafını çeker. Fotoğraf, vurulduğu anda tüfeği elinden düşen bir Cumhuriyetçi askeri göstermektedir. Sevgilisi, yine foto muhabiri olan ve Stuttgart doğumlu Gerda Taro ise savaş sırasında hayatını kaybeder.
Daha sonra Almanya Şansölyesi olacak olan Willy Brandt da Norveç’ten Barselona’ya gelir; amacı, mensubu olduğu sosyalist işçi partisinin İspanyol yoldaşlarıyla ilişkiler kurmasına yardımcı olmaktır.
İspanya İç Savaşı’nın sona ermesinden yalnızca altı ay sonra, Alman ordusu Polonya’yı işgal eder. Böylece çok daha büyük ölçekte bir yağma, tecavüz ve katliam dönemi başlar. İspanya İç Savaşı’nın yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı’nın bir ön habercisi olduğu gerçeğe dönüşür. Yazarın vermek istediği temel mesaj, İspanya’da faşizme karşı verilen mücadelenin aslında kısa süre sonra tüm Avrupa’yı saracak olan büyük savaşın ilk cephesi olduğudur. Bu nedenle savaşa katılan gazeteciler, yazarlar, sanatçılar ve siyasetçiler yalnızca İspanya’nın değil, 20. yüzyıl Avrupa tarihinin de tanıkları ve aktörleri olarak resmedilmektedirler.
(*) Paul Ingendaay, 1961 yılında Köln’de doğdu, İspanya ve Latin Amerika edebiyatına odaklanan eserleriyle tanınan Alman yazar, gazeteci ve edebiyat eleştirmenidir. Uzun yıllar Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) gazetesinin kültür muhabiri olarak Madrid’de görev yaptı.