Bolivya’da derinleşen ekonomik krizin yarattığı toplumsal öfke haftalardır sokakları doldururken, Cumhurbaşkanı Rodrigo Paz yönetimi baskı politikalarını tırmandırıyor.
Paz hükümeti, ülke genelinde elli gündür süren kitlesel protestolar karşısında olağanüstü hal ilan ederek orduyu devreye sokarak eylemleri her türlü baskı saldırı yöntemleriyle önlemenin önünü açtı.
Paz, göreve geldiği günden bu yana uyguladığı neoliberal ekonomi programıyla emekçi halkın yaşam koşullarını daha da ağırlaştırdı. Özellikle akaryakıt sübvansiyonlarının kaldırılması, zaten yüksek enflasyon ve işsizlik altında ezilen geniş halk kesimlerinin tepkisini büyüttü. Son kırk yılın en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşayan ülkede işçi sendikaları ve çiftçiler yaptıkları blokaj ve yol kapatma eylemleriyle hükümetin istifasını ve serbest piyasa yanlısı politikaların geri çekilmesini talep ediyor.
Televizyondan yaptığı açıklamada “diyalog için tüm yolların tükendiğini” öne süren Paz, protestoları ülkeyi istikrarsızlaştırma girişimi olarak nitelendirdi. Ancak sokaklardaki tablo farklı bir gerçeğe işaret ediyor. Barikatlar kuran ve ülkenin çeşitli bölgelerinde eylemlerini sürdüren emekçiler, köylüler ve yerli halklar, yaşadıkları ekonomik yıkımın sorumlusu olarak hükümeti gösteriyor. Paz’ın orduya yolların kontrolünü yeniden ele geçirme talimatı vermesi ise iktidarın toplumsallaşmış mücadele karşısındaki acizliğinin de bir ifadesi.
Bolivya’daki gelişmeler yalnızca bir hükümet krizi değil. Latin Amerika’da son yıllarda yeniden güç kazanmaya çalışan neoliberal politikaların toplumsal sonuçlarını da gözler önüne seriyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın desteğini alan liberal ekonomist Rodrigo Paz’ın, Kasım 2025 seçimlerinde yirmi yıllık sol hükümetler dönemini sona erdirmesinin ardından uygulamaya koyduğu program, sermaye çevrelerinin beklentilerini karşılarken halkın yaşam koşullarını daha da kötüleştirdi.
Bugün Bolivya sokaklarında yükselen tepki ekonomik taleplerle sınırlı değil. Aynı zamanda ülkenin doğal kaynaklarının, kamusal hizmetlerinin ve toplumsal kazanımlarının tekellere teslim edilmesine karşı bir başkaldırı niteliği taşıyor. Olağanüstü hal kararı ve ordu tehdidi ise halkın taleplerine yanıt vermekten uzaklaşan iktidarın meşruiyet krizini daha da derinleştiriyor.
Bolivya’da yaşananlar, ekonomik krizin faturasının emekçi sınıflara ödetilmeye çalışıldığı her yerde benzer toplumsal tepkilerin ortaya çıktığını bir kez daha gösteriyor. Halkın taleplerini bastırmak için başvurulan olağanüstü hal uygulamaları ve militarist yöntemler ise sorunu çözmek yerine daha büyük toplumsal patlamaları çağırmaktan başka bir işe yaramayacak.