Avrupa’nın çeşitli kentlerinde düzenlenen panel serisinin son etabı Köln’de gerçekleştirildi
Birleşik Devrimci Mücadele olarak, Avrupa’nın çeşitli kentlerinde “18 Mart Uluslararası Politik Tutsaklarla Dayanışma Günü” vesilesiyle paneller düzenlendi. Panel dizisinin son etabı dün, Avukat Gülizar Tuncer ve Tutsaklarla Dayanışma İnisiyatifi temsilcisi Uğur Karadaş’ın katılımıyla Köln’de yapıldı.
Panele, saygı duruşunun ardından konuklardan sorular alınarak başlandı. Soruların ardından ilk konuşmayı Gülizar Tuncer yaptı ve şunlara değindi:
Türkiye cezaevleri tarihi aynı zamanda katliamlar tarihidir. Baskılar, işkenceler, insanlık suçu oluşturan uygulamalar her zaman varlığını sürdürdü. 12 Eylül döneminde askeri cezaevleri vardı ve buradaki herkesin bildiği gibi Diyarbakır’daki vahşet uygulamaları, Mamak’ta, Metris’te yaşananlar o dönemki askeri faşist diktatörlüğün saldırganlığında acımasızca yürütülen o politikalarla had safaya vardırılan uygulamalara tanık olundu. Sonrasında tek tip kıyafet dayatmaları, işte Açlık Grevleri, Ölüm Oruçları süreçlerini hepiniz biliyorsunuz, bunlara ayrıntılı girmeye gerek yok. Ama bu dönemsel uygulamalarda, hani çok yakın zamanda yaşadık, OHAL süreci ilan edildi ve OHAL ve darbe girişimi süreci gerekçe gösterilerek cezaevlerinde baskılar yeniden arttı. Bu baskılar siyasi tutsaklara yönelik oldu. Hak kısıtlamalarına gidildi. Görüş yasakları getirildi, kitap alış-verişlerinde sorunlar yaşandı, çıplak arama işkencelerinin, sürgün sevklerin arttığı bir dönem oldu. Sonraki süreçte pandemi dönemi yaşandı ve Covid 19 gibi bütün dünyayı etkisi altına alan ölümcül bir hastalığı devlet yine tutsakların aleyhine kullandı ve onların sağlığını gerekçe göstererek, onları düşünüyormuş gibi yaparak açık görüşleri engellemeler, getirilen kısıtlamalar… Yani aslında içerisi ve dışarısı birbirinden bağımsız değil. Dışarda nasıl o HES kodlarıyla bütün yaşamsal alanlarımızı denetleme, gözetleme, kontrol mekanizmalarıyla denetim altına aldılarsa.. Aynı zamanda dışarda işçi direnişlerini, grevleri yasakladıysa pandemi gerekçe gösterilerek… Cezaevlerinde de aynı şey yaşandı. Görüş yasakları, kitap vermeme, hastaneye götürmeme gibi şeyler yaşandı cezaevlerinde. Devlet bazı dönemlerde sadece baskı, işkence, tecrit, izolasyon değil daha da ötesi tutsakları fiziken de ortadan kaldırmaktan hiç bir zaman çekinmedi. Fiziken imha süreci toptan imhaya dönüşebildi. 19 Aralık gibi 20 cezaevine birden operasyon düzenlendi ve açık bir savaş ilan edildi. Dava dosyalarında o müdahalenin planlarını gördük, dost güçler polisler, askerler, infaz koruma memurları. Düşman güçler kim? Dört duvar arasında olan ve zaten onların ellerinde bulunan tutsaklar! Yani açık bir şekilde yazılmış; deniyor ki, “kanlı bir şekilde bastırılacak”. “Kanlı bir şekilde”! Operasyon bu şekilde yapılacak ve tamamen öldürme, yani amacın bu olduğu açık; bu karar zaten MGK’da alınmış, hazırlıkları en ince detayına kadar yapılmış bir operasyon. Yani o kadar ince bir planlamayla geçiyor ki, operasyonun yapılacağı illerde belediyelerin hangisi kime ait yani CHP’li belediye varsa durumları nedir, kimleri harekete geçirir ya da burada tepkiler şu boyutta olur, yada şu kitle kurumlarını harekete geçirir… İçerde hangi örgütler nasıl tepki verir, hangisi pasif direnişe geçere varıncaya kadar ayrıntılı düzenlenmiş. Binlerce askerin, polisin, memurun katıldığı, kimyasal bombaların kullanıldığı bir katliam… O dönemin yöneticileri de “biz İMF politikalarını hayata geçirmek için yaptık bu operasyonu” demişlerdi..
Hani “cezaevleri sınıf mücadelesinin neresinde?” derken tam da ortasında! Çünkü İMF politikalarını yürürlüğe koyacaklar ve bu politikaları yürürlüğe koyarken insanlar yani muhalefet öncelikte tabiki toplumun en diri unsuru olarak gördükleri en örgütlü güçlere cezaevindeki insanlara saldırıyorlar; hem topluma bir mesaj gözdağı hem de olabilecek olası toplumsal güçleri, dinamikleri harekete geçirecek öncü güçleri de etkisiz hale getirmek. Yani muhalifleri tasfiye etmek. Bu o kadar iç içe ki o kadar bir biriyle bağlantılı ki. Biz ama farklı biçimde algılıyoruz ve cezaevi sorunu orada yaşayanların, ailelerin yada İHD, ÇHD, TÜYAB gibi aile örgütlerinin sorunlarıymış gibi. Böyle bir şey yok. Şu anda da yok. Genel grevle ilgili soruya dönük tekrar şunu söylemek istiyorum. DGM’lere karşı işçiler harekete geçti, DİSK’in öncülüğünde kampanyalar örgütlenildi ve DGM’ler o şekilde kapatıldı. Ama şimdi görüyoruz binlerce tutsak açlık grevine giriyor ve bu binlerce tutsağın ailelerini düşündüğümüzde binlerce aile yapar ama onlar bile sokağa çıkmıyor. Birkaç on annenin ve yanında bir milletvekili yada bir siyasetçinin bulunduğu ve aynı insanların yerlerde sürüklenerek, coplanarak gözaltına alındığı bir süreç. Çünkü cezaevlerine “destek” “dayanışma” boyutuyla bakılıyor. Şimdi de hasta tutsaklar öne çıkarılıyor. Yani hasta tutsaklar ölüyorlar ya da öldürülüyorlar. Eski idam cezasını kaldırdılar yerine ağırlaştırılmış müebbet getirdiler. Yani insanları ölüme terkederek katlediyorlar. Birer birer ölüyorlar. Şimdi de genç insanları alıp S, D tipi denilen çok daha yeni ve izolasyonun çok daha güçlü olduğu en yüksek teknolojilerle donatıldıkları söylenen ve daha nasıl olduklarını bilmediğimiz cezaevlerinde daha genç olan insanların “intihar ettiği” söyleniyor. İşte Garibe de onlardan birisiydi. 50-60 yaş üzeri tutsaklar ise ağır hastalıklarla ve onlarca yıldır cezaevlerinde ve aslında unutulmuşlar yani. Buralarda anlatıyoruz. Türkiye’de anlatıyoruz. Avukatları olarak dayanışma örgütleri kuruluyor ya da farklı platformlarda bu konuları gündeme getiriyoruz ama o kadar yetersiz ki. Yani onların yaşadıkları karşısında yetersiz kalıyor. Bunları küçümseme adına söylemiyorum. Konuşuluyor. Tartışılıyor evet gündemleştiriliyor ama sonrasında bu iş yine 3 kişinin 5 kişinin omuzlarına kalıyor… Şimdi son süreçte baktığımızda devlet hani insanları sadece gözaltına alıp tutuklamakla yetinmiyor.Toplu tutuklamalar da bir cezalandırmaya dönüşmüş. Her şey suç. Eskiden ne suç, ne değil? Ne tür yasalar vardı, az çok biliniyordu, onlara uyum sağlamak ya da bir takım şeyleri kılıfına uydurmak gibi arayışlar vardı. Şimdi öyle bir şey de yok. Tamamen keyfilik var. Her şey suç olabiliyor. Devlet diyor ki ben sizi dışarda hareket edemez, kıpırdayamaz, sokağa çıkamaz hale getiririm. O da yetmez, gözaltına alıp tutuklarım o da yetmez sizi cezaevinde öldürürüm diyor. Yani her geçen gün cezaevlerinde yaşanan ihlaller artıyor.
Şimdi yaşa göre gruplandırma ve sınıflandırma var. Belli yaş gruplarını farklı yerlerde tutuyorlar içerde. Yaşı büyük olanları daha farklı yerlerde tutma uygulamaları var. Birbirlerinden etkilenmesinler diye. Bloklarda bile tecrit, selamlaşmak bile yasak. Hücrelerden gelip giderken tokalaşmak yasak. Her şeyi yasaklayan bir uygulama. Bununla birlikte sürekli disiplin cezaları, her yaptığınız bir suç, aynı dışarısı gibi. O yüzden diyorum içeri dışarı aynı. Yaşam tecritleştiriliyor. Ceza verilirken getirilen bir gerekçe var örneğin “sessiz protesto” diyorlar, bunun ne olduğunu hiç bir zaman anlayamadık. ”Sessiz protesto yaptın diye sana ceza veriyoruz.” deniyor. Toplatma kararı olmayan yayınları yasadışı deyip vermeyebilir. Toplanıyor bir eğitim kurulu şunlar şunlar cezaevi güvenliğine aykırıdır diyor ve el konulup verilmiyor tutsaklara. Şu an günlük basın bile verilmiyor. “Gereksiz yere marş söylemek” yasak, “gereksiz yer slogan atmak” yasak. Slogan ya da marş söylemişseniz disiplin cezası alıyorsunuz ve üçer ay disiplin cezaları alarak yıllarca ailesini görmekten men edilebiliniyorsunuz. Hatta infazların yanmasına neden olabiliyor.
Sürgün sevkler ayrı bir sorun, ailelerin uzak kentlere gitmesi zorlaşıyor. Yıllarca ailesini göremeyen mahpuslar var. Zaten hükümlü olunca avukat görüşü de olmuyor. Elektrik, su parayla nerdeyse kira isteyecekler. Zaten özgürlükleri ellerinden alınmış disiplin cezalarıyla da tam çekilmez durum yaşatıyorlar.
Kinci intikamcı yaklaşımlar, düşmanca yaklaşımlar, gözaltı sürecinde başlayan ve cezaevlerinde artarak devam eden uygulamalarda adli tutsaklara daha ayrıcalıklı yaklaşılıyor. Pandemi sürecinde infaz yasalarında indirim yaptılar. Adli tutsaklara sürekli cezai indirim uygulanır. Hani denir ya arsızlar, hırsızlar, tecavüzcüler, mafyalar hep bırakıldı diye hep böyle oluyor. Ama siyasilere o denetimli serbestlik affından yararlanmaları için sürekli bir itirafçılık dayatması pişmanlık dayatmaları, koğuştan ayrılma dayatmalarıyla geliyorlar. Pandemi döneminde örneğin hastalar, yaşlılar ve çocuğu olan kadınlar işte üç yıl beş yıl bu kadar süre (belli süreler ön gördüler) kalmışsa yatması gereken onlar serbest bırakılabilinir. Fakat bu, siyasi tutsaklara uygulanmadı. 80 küsür yaşındaki insanlar ne pandemi sürecinde bırakıldı ne de şimdi bırakılıyor. Yani yürüyemeyecek halde insanlar ama bırakılmıyorlar.
‘İdari gözlem kurulları’, bu 2020 yılında yasalaştırıldı ve çokça tartışıldı. Şöyle bir şey; örneğin cezanız bitti, dışarı çıkacaksınız fakat cezaevi idaresi diyor ki, ”Ben seni iyi halli bulmadım ve çıkamazsın” bunu söyleme hakkına sahip. Öyle absürt gerekçeler getiriyorlar ki işte “cezaevi kütüphanesinden kitap almamışsın da dışardan istemişsin”. Ya da ”Sen manevi rehberlik şeyini kabul etmemişsin” Manevi rehberlik imamlardan destek almak. Bundan kaynaklı “iyi halli” bulmayabiliyorlar..
Uğur Karadaş ise şunlara değindi:
TDİ, öznesini tutsak ailelerinin oluşturduğu fakat asıl olarak devrimci kurumların yer aldığı bir oluşum. TDİ bu süreci bir siyasal zemine oturtuyor. Çünkü şöyle; bugün yaşadınlarımız aslında bir sonuç. Bir geceden sabaha oluşan şeyler değil. Pandemiyle birlikte görünür oldu. Aralık’ta 7 tutsağın yaşamını yitirmesi.. Ya da 30 yıldır tutsakların infazlarının yakılmasının gündeme gelmesi, daha önceden de oluyordu bunlar fakat bu pervasızlık ve hoyratlığa nasıl gelindiğini biz TDİ olarak nasıl yorumluyoruz?
Hepinizin bildiği gibi Türkiye hapishaneleri bir katliamlar tarihidir. Herkesin gündemine yansıdığı bir durum. Metris, Mamak, Diyarbakır, 96 Eskişehir tabutluğuna karşı verilen mücadele, Burdur operasyonu, Ulucanlar… Şimdi devletin buradaki yönelimi doğrudan cezaevindeki devrimci tutsakların imhasına ve yok edilmesine yönelik. Yani amaç içerdeki tutsakları yıkıma kırıma uğratmak, olmuyorsa da imha etmek. Ama 19 Aralık aynı zamanda kapitalizmin içerisinden geçtiği tarihsel bir döneme denk geliyordu. Şöyle; hatırlatalım, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bir açıklama yapmıştı. Aslında o işin özü özetiydi. “İMF programını uygulayabilmek için hapishanelere hakim olmak” gerekiyordu. Aynı zamanda şöyle de demişti “dışarıya hakim olmak için öncelikle içerinin bastırılması gerekiyor”. Bu aslında devletin 19 Aralık öncesinde bu işin bugüne kadar uzanan o stratejik yönelimini gösteren bir şeydi. TDH 19 Aralık öncesinde şöyle tartışmaların içerisine girdi; direniriz, AG-ÖO hani bir bedel öderiz ama geriletiriz. Ulucanlar bir provaydı. 96 direnişlerinde öyle açıktan karşı karşıya vur, dövüş, yarala, geri çekil, etkisiz hale getir gibi bir mantığı vardı. 19 Aralık devlet için böyle bir şey değildi. O aslında Bülen Ecevit’in dediği gibi… Bugüne kadar şu tarihe uzanan süreçte dışarıyı etkisi altına alma, dışarıya hakim olma projesiydi. 19 Aralık’ın böyle bir önemi vardı. O elbetteki devrimci tutsakları, devrimci örgütleri ezme onları teslim alma politikasıydı. Ama onun arkasındaki stratejik hedef devrimci tutsaklardan da öte dışarıyı hakimiyet altına almaktı. Çünkü kapitalizm yeni bir geçiş aşamasında neoliberal politikalar derinleştiriliyordu; buna “uyumluluk” ve “geçiş” çok sert olacaktı. Yani bugün yaşadığımız 2000’den bugüne uzanan her siyasal sürecin altında bu yatıyor. Çok sert geçişler var, uygulanan ekonomik politikalar çok katı, böyle sindirmeden, böyle insanlara yavaş yavaş alıştırmadan doğrudan sert bir şekilde uygulanıyor. Bu sertliğin hapishanelere yansıması da bu denli sert olmalıydı. 19 Aralık aslında hapishanelerde işte o düzleme çıkabileceği bir düze çıkma aracıydı ve devrimci tutsaklara kimyasal silahlarla bombalarla saldırdılar… Size silah tutan askerler devrimci tutsaklara “teslim olun” çağrısı yapıyorlardı. Bakıyorsunuz etrafınıza zaten dört duvar arasındasınız, ”teslim ol” diyorlar.. Amaç “içerisiyle ve dışarısıyla artık bizim kontrol edemediğimiz ya da bundan sonra her şekilde artık kontrol edebileceğimiz bir rejim modeli var ve artık sizin buna teslim olmanız lazım”.
AKP’nin gelmesi ve 2004’e kadar yumuşak, Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş demokrasi bekçiliği yapan yüzüyle artık 2008’e kadar işte kitaplar alınıyordu, devrimci basın alınıyordu, açık görüşler, aile görüşleri bunlar aslında düzenli bir şekilde oluyordu. 2008 artık neoliberal politikaların o ilk ataklık krizini o ABD’deki Mortgage krizleri yani tüm dünyayı saran yeni bir model sarsıntısıyla dengelerinde bir değişiklik oldu. AKP bu arada güçlendi. 2012’ye geldiğimizde AKP artık bir burjuva partisininden öte bir devlet partisi oldu. AKP eşittir devlet. Erdoğan da bunu zaten söylüyordu artık biz devletiz. Devletin tüm kanallarına girmişiz, içerden kadrolarımızı oluşturmuşuz. Türkiye’nin tüm işçilerinin emekçilerinin kaderi artık AKP’ye bağlı. Bu aslında topluma da bir mesaj. Artık AKP’siz bir toplum düşünemezsiniz. Bunun alternatifini yaratanlara da devlet sopasını AKP eliyle gösterecek bir gücü vardı…
2012’den 2022’ye geldiğimizde, o sert geçiş ve devleti eline geçirme gücüyle birlikte toplumsal alana daha sert bir müdahale ve kontrol etkisi işte Kürdistan’da KCK operasyonlarıyla 10 binleri bulan kitlesel tutuklamalar geldi. Aslında bir siyasal soykırımdı. Artık devlet AKP’lileşmiş yüzünü toplumu nasıl esir alabileceğini kurmaya başladı. Tabi sınıf mücadelesinin yasaları da kendi içerisinde ilerliyor. 2013’te bir Gezi Direnişi patladı ve dengeler yine ortada ve devlet bunu çok sert bastırdı. O saldırılar artık Gezi’yle birlikte hapishanelere yönelik bir tırmanma ve az önce bahsettiğim o denge durumu değişmeye başladı.
2015’te gelen o metal fırtınası ve bunun tüm yansımalarını toplumdan önce cezaevlerine dönük saldırılar, görüş yasaklarının yavaş yavaş getirilmesi, kitap yasaklarının uygulanılması… Darbe denilen süreçle de cezaevlerine yönelik hak ihlallerinde vites büyütme noktasına getirdi. Tek tip elbise tekrar gündeme getirildi. Bunu işte FETÖ ile mücadele adı altında kurdu ama bu sürecin bütün ağır faturasını içerde devrimci ve yurtsever tutsaklara dönük muazzam saldırıyla ödetmeye çalıştı. Artık dışardan bir kitabın alınmaması, devrimci basının içeriye alınmasının bıçakla kesilir gibi kesilmesi, mektup okumalarda ince bir arama ve taramanın yapılması, o düşman hukukundan daha açık ve daha pervasız, çünkü bu saldırıları FETÖ ile mücadele biçiminde topluma da yedirerek devrimci tutsaklara dönük daha açık bir savaşa girmeye başladı. Devrimci tutsaklar bu noktada devrimci bir duruş sergiledi ama o bütün dünyayı saran Covid hastalığını AKP tam bir fırsatçılığa çevirdi. Hasta tutsaklar için revirlerin ortadan kaldırılması, doktorlara ulaşılamaması, ha keza siz bunlara ulaştıysanız hastaneye sevk alıyorsunuz, 1 metrekarelik alanda camların açılmadığı elleri kelepçeli halde hastaneye götürülmesi.. Muayenede kelepçe dayatması, doktorların siyasi tutsaklara hasmane tutumları…Tutsaklara içeride çıplak arama dayatması, bunu kabul etmediğinde süngerli oda… Pandemi sürecinde devrimci tutsaklara dönük ağır yaptırımları TDH önceden görme ve güçlü bir konumlanma ve bu saldırıların bugün geldiği o stratejik yönelime karşıt duruşa geçmede yine sınıfta kaldı..
TUYAB neyse bugün TDİ aynısıdır. Belki güç kaybetti o birikimi ve deneyimi de içinde taşıyan bir kurum olarak düşünün. TDİ olarak 2016’da bir araya gelmeyi de şöyle tartıştık;
Temmuz darbesiyle birlikte tek tip dayatması, örgütünün niteliğine göre işte biri mor giyecek, birisi turuncu giyecek; orada asıl hedef 82 ve 84’de geri çektirilen bu tek tip kıyafeti fırsatını da yakalayarak 2016’da tekrar gündeme getirdi ve TDİ’de bu kesitte kuruldu. Şimdi bizim etkisiz cılız konumlanışımız devlete bu saldırı için fırsat yarattı. 2021 Şubat’ı o idari gözlem kurulu, dışardaki etkisizlik, TDİ ve tutsak ailelerinin bunu zamanında görememesinin sonucunda devlet ikinci bir fırsat olarak değerledirdi. Şimdi dışarda tutsaklara dönük saldırılar karşısında güçlü bir duruş yaratmazsanız devlet bu saldırıları artırır. Şurada bir sorun yok; içerde devrimci tutsaklar bunlara karşı gelecek güçleri vardı. Ama biz dışardaki güç odakları devletin saldırılarını içerdeki devrimci tutsakların omuzlarına bıraktık. İçerdeki devrimci tutsakların ölümlerinde bizlerin de payı var. Şöyle bir algı var; “hapishaneler sorunu içerinin sorunu” bu algı tamamen yanlış, hapishaneler sorunu tamamen dışarının sorunudur.
Sorunu şöyle koyarsak, hapishanelerde bir şeyler oluyor oraya bir el atsak, hayır. İçerdekiler şunu söylüyor zaten “dışarının sorunlarını bizim omuzlarımıza bırakmayın”. Çünkü içerisiyle dışarının hiç bir farkı yok. Asıl dışarının kitlelerin sorunu haline geldi. Siz Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyum istemiyorsanız hapishane sizin sorununuz. Siz işkenceye, tacize, tecavüze karşı öz savunma hakkını kullanan kadınsanız hapishane sizin sorununuz. Bir şeyleri doğru yazacam diyen bir gazeteciyseniz hapishaneler sizin sorununuz. Yani eskiden siz devrimci, Alevi, Kürt iseniz o dönemde hapishane sizin sorununuzdu. Şimdi öyle değil, öz savunma yapan ve içerde olan kadınlar hiç bir örgüte mensup değil, o tutuklanan Boğaziçi öğrencileri örgütlü değil, ya da Alevi- Kürt oldukları için tutuklanmadılar. Siz ekmeğinizi çöpten çıkartan iseniz bile hapise girebiliyorsunuz..
2012-2020 arasında sadece 103 insan “veda hakkını” kullanamadan yaşamını yitirdi. Son bir ayı bir haftası kalmış insanları tahliye etmeyerek cezaevinde öldürdüler..
Daha somuta gelerek “bizden ne istiyorsunuz”a gelirsek,
Bizim hazır reçetemiz yok. Siz burada kendi güçlerinizle, gerçekliğinize uygun işler yapabilirsiniz… Ama bu soruna, hapishanelerdeki bu sorunlara bir “dayanışma”da bulunmak olarak değil. Bu sorunu kendi sorunumuz olduğu bilinciyle yaklaşmalıyız. Sen burada bir eyleme katılıp Türkiye’ye gittiğinde havaalanında tutuklanabilirsin. Bunu devrimci tutsaklar için yapma bunu kendin için yap. Hapishaneler bizim yaşamımızın her anımızın bir parçası olduğu bilinciyle yaklaştığımızda o gücü 3-5 insanın ötesine taşıyabildiğimiz oranda çoğaltabiliriz.