Sosyal bir varlık olmamızın tartışılmaz gerçekliğinden hareketle “ toplumsal” olana gönderme yapmayan, toplumsal olandan geri bildirim almayan bir birey “yaşayan ölü” durumundan kurtulamaz.
Ilgaz Dişbudak
Dünya kapitalizminin zaten içinde debelendiği yapısal krizin üzerine gelen ‘korona krizi’ sistemin karizmasını herkesin gözü önünde fena çizdi. Ardından, bunun dramatik sonuçlarını iliklerinde hisseden kapitalistlerin inleyişleri, çığlıkları geldi.
Ve tabii sermayenin çığlığını dindirmek için her türlü yolu deneyen burjuva devletlerin ve hükümetlerin didinişleri.
Onlar, tarihsel sürekliliği içinde toplumları yönetmede maksimum faydayı sağlamak, oradan da maksimum kârlara ulaşmak için her an kafa yormaktalar. Organize kötülük her an iş başındadır. Tüm açmazlarından sıyrılmanın uğraşları içerisindeler. Onlar için her başarılmış durum, emekçi sınıflar açısından yoksulluğun sefaletin katlanarak büyümesi demek. Temel çelişkiyi neredeyse çözülme noktasına vardıracak kadar ortaya çıkan gerilim giderek artıyor.
Büyük alt üst oluşlara gebe bu kriz günlerinde kapitalizm ve kapitalistler açısından durum budur. Peki “biz”im açımızdan?
Günlük yaşamın rahatlığı, bireysel varlık alanını koruma ve genişletme kaygılarını maksimum faydaya dönüştürmenin konformist yapısı bir çoğumuz için yaşamsal derecede önemli. Oysa bunun yaşamın sadece bir yönü olduğunu şu günler bize göstermektedir. Bunu göremeyen ne bir birey ne de bir toplum kendini aşma yeteneğini ve cesaretini gösterebilir!
Bunun görülüp anlaşılmasında burjuva yabancılaşma, onun ideolojisi ve ahlakı en büyük engel durumunda. Bu engel aşılmazsa yeteneklerimizin özgürce gelişiminden doğacak yaratıcı dışa vurumları asla gerçekleştiremeyiz. Böylesine bir yabancılaşmayı aşma zorunluluğu, toplumların ve bireylerin özgürce gelişmesi, özgürce hareket edebilmesinin koşullarının yaratılıp öz denetiminin sağlanması açısından gereklilik oluşturur. Bu yönde bir tarihsel ilerleme için, birebir/grupsal-sınıfsal/toplumsal dayanışmayla geleceği kurmanın, kendimizi her an aşma halinde devindirecek bir yaşamı var etmenin ön hazırlıklarına şimdiden başlamalıyız.
Köle, efendisiyle kurduğu bağımlılık ilişkisindeki “özgür olamayış” durumunu kabullenişinden doğan seçeneksizliğin sonucunda efendisine “sadakat” besler. Ama şu günlerde toplumların efendilerine olan sadakatlarını ciddi biçimde sorgulamakta olduklarını, olan biten üzerine düşünmeye, anlamlandırmaya başladıklarını gözlemleyebiliyoruz. Kendiliğinden de olsa yakın gelecekte şurada burada tepki gösterecek, çeşitli biçimlerde eyleme geçeceklerdir.
Diğer taraftan cüretli ve özgür hakikatin peşinde koşan bireylerin de iç derinliklerinde yaşattığı “sadakat” duygusu vardır. Hakikate, toplumsal olana, doğaya, insanlığa sadakat besler. Zorunlulukları gördükçe, onları kavradıkça özgürleşir. Bu zorunlulukları zaman içinde birbiriyle ilişkilendirerek bir tarih bilinci edinir. Bilinçli irade ve eylemliliği ile sıradan olandan ayrılır (Sıradan olan verili koşulları her gün yeniden üretmektir. Ölmekte olanın, çürüyenin içinde varlığını sürdürmektir. Çözülmenin yerini eskinin denetimine bırakmaktır).
Algılarımızı, duyumlarımızı ya biz kendimiz yönlendiririz ya da başkaları bunu bizim yerimize yapar. Biz ya yapmak istediğimizi, yapılması gerekenleri yapacağız ya da başkalarının bizim için hazırladığı planlara uyacağız. İkinci durumda, kendi isteklerini sürekli dayatan “şefkatli ebeveynler” gibi “ tüm bunlara inanmalısın, doğrusu bu çünkü ben senin yol göstericinim” denmesine sessiz kalacağız.
Böylesi bir bağımlılık ilişkisi daha derin bir anlama çabasının eylemli tarihselliğiyle bizlerin gerçek doğasının yerini almakla kalmaz onu iğdiş eder, öldürür.
‘Sen’den ‘Ben’den öte
Sosyal bir varlık olmamızın tartışılmaz gerçekliğinden hareketle “ toplumsal” olana gönderme yapmayan, toplumsal olandan geri bildirim almayan bir birey “yaşayan ölü” durumundan kurtulamaz. Buna alıştıkça bu durumdan da kurtulmak istemez artık. Toplumsallığın içinde yaşayıp gelişen, bilinçli bir praksisi varlığa getiren, “gerçek” bireylerin oluşturduğu bir kolektifin zorunluluğu gün gibi ortadadır.
Ülkemizin aydınları, devrimcileri özellikle 1980 ve sonrasında gerçek manada özeleştirel bir tutumla, sağlıklı bir yüzleşme sorgulama gerçekleştiremediği, bunun sonucu olarak sorumlu bir tarih bilinci geliştiremediği için, geçmiş birkaç 10 yıllık kesitte giderek ağırlaşan karabasanla birleşik, sistem tarafından tek boyutlu hale getirilen, yaşayan ölü yığınlarına dönüştürülen insanlık noktasına gelmişizdir.
Kendimize “ben kimim” diye sorduğumuzda bunun doyurucu yanıtı “kendini bilen” bir “ben”, ”kendi üzerine düşünen” bir “ben”, “sorgulayan” bir “ben” durumunu gerektiriyor. Eğer yaşamımızın her hangi bir an’ında yeterince bunu yapamamışsak şu günler tam da zamanıdır.
Metaforlar (eğretileme) yaşamın yeterince karmaşık olan durumlarında kavramlardan, kuru politik söylemlerden daha fazla iş görürler. “Bir musibet bin nasihatten iyidir” örneğinde olduğu gibi bilimsel düşünceye sırtını dönüp bilincimize giden kapıları yaşamsal gerçekliklere çoğu zaman kapatmışızdır. Yaşamlarımız genellikle kendi ihtiyaçlarımıza, arzularımızın tatminine, öznel-spekülatif düşünceler eşliğinde “bana”da somutlaşan rutin varoluşlarımız üzerine kuruludur. Toplumsal olduğu kadar “Bireysel olanın” da ciddi bir tehdit altında olduğu bugünlerde zihinsel bir kurgulama olan metaforlara ihtiyaç duymadan bire bir yaşadığımız günün gerçekleriyle yüzleşme zamanıdır (zaman daralmaktadır).
Belirsizliğin beraberinde getirdiği içe dönme, korku, tedirginlik halleri kendi “ben”imize dip bucak sorgulayıcı bir gezintiyi zorunlu kılmaktadır. Derinlere gömdüğümüz duygulanımlar ve yarım kalmış sorgulamalarımıza tekrar göz atmanın, sorgulamalarımızı ilerleterek sonuna vardırmanın, “Ben kimim ve ne yapmalıyım” ın yanıtlarını bulma vaktidir. Ancak sağlıklı, nesnel hakikatten uzaklaşmadan yapılacak sorgulamalar sonucu içimizde yaşıyacağımız bir “aydınlanma” ile korkularımızla ve belirsizliklerle yüzleşebiliriz.
“Gerçek” birey düşüncelerinde ve praksisinde ne kadar yaratıcıysa, kendi duyumlarıyla ne kadar sıkı ve sorgulayıcı bir ilişki kurabiliyorsa o kadar duyarlı bir zeka ve farkındalık edinir; insani gelişiminde de o ölçüde ilerleme sağlar, bunun farkında olan bir birey haline gelir. Gerçek birey, kendini ve içinde yaşadığı toplumu nasıl bir dönüşüme uğratmak isteğinin bilincinde olandır. Başkalarının davranışlarının farkında olmak ve niçin öyle davrandıklarını anlamaya çalışan bir algıya sahip olandır.
Sosyal algının yüksek olduğu toplumlar, farkındalık ve anlamlandırmanın yanı sıra olumsuz olay ve olgularla nasıl baş edileceğini bilen toplumlardır. Kendimizden başlayarak, eş zamanlı olarak toplumun düşünsel-duyusal reflekslerini bir üst seviyeye çıkarmasını ve gelecekte olacaklara şimdiden hazırlanmasını sağlamalıyız.
Kolektif çalışma, ortak karar alarak üretme, ortak bilgi işleme gücü ve yeteneği vb. bu ortaklaşmanın içinde yer alan tek tek bireylerin gösterdiği özellikler ve aldıkları sonuçlar toplamından daha fazladır. Dönüştürme gücünden, yeteneğinden yoksun olan ve başkalarından beslenerek yaşayan insanlardan oluşan grup ya da toplum problemlerini hiçbir zaman çözemez. Marx’ ın “toplum ancak çözebileceği sorunlara yönelir” demesi bundandır. ‘Kolektif’ topluma çözme yeteneği kazandıracak tek gerçekliktir. Kolektifin içindeki her birey her şeyden önce tüm gerici otorite ve geleneklerden bağımsız olarak kendi varlığının temel gerçeklerinin bilincinde olan bir varlık olarak düşünüp eylemek durumunda.
Yaşamın düşmanları ne bir vicdana ne de bir insan onuruna sahiptirler. Olmadıklarını da inkar etmezler. Açgözlülüklerini tek bir tutkuyla sınırlamazlar. Açgözlülüklerine ve tutkularına bir dizi politik ve başka tutkular eşlik eder ve bunların tatmininden asla vazgeçmezler. Daima yaptıkları şeyin karşıtını inkar eder yok sayarlar ama asla gerçek çıkarlarını yok saymazlar. Tüm bunları her gün yeniden yaparlar.
Onlara benzeme, onlara karşı savaş..