DÜNYAManşet

Bir gülüşü toprağa verdik…

Bir yıl oldu. Bazı kayıpların üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin insan o zamanı hesaplayamıyor.

Tanur Oğuz Gündüzalp

Takvim bir yıl geçtiğini söylüyor ama hafızam başka bir hesap yapıyor. Bazen bir haber gördüğümde, bazen anlatacak bir şey çıktığında, bazen de sıradan bir pazar sabahında aklıma ilk sen düşüyorsun Ali yoldaş. Sonra yokluğunun gerçeği gelip insanın karşısına oturuyor.

Seni düşündüğümde aklıma önce söylediklerinden çok gülüşün geliyor tabi. Dünyanın bütün çirkinliklerini görmüş ama onların karşısında yüzündeki ışığı kaybetmemiş insanların samimi gülüşü. Ama o gülüşün altında ne olduğunu biliyorum ben; yoldaşına duyduğun güven vardı orada, örgütüne duyduğun o derin aidiyet vardı, TİKB’li olmanın sana kattığı o coşku vardı ve bu asla sahte bir neşe değildi. Kendini ait hissetmiş, kendini doğru yerde bilmiş bir insanın içten gülüşüydü. Hatırlıyorum da bir gün bana “İçimde bir çocuk taşıyorum, o çocuk var oldukça neşemi de kaybetmem, direncimi de” demiştin. Aradan geçen zaman içinde bu cümle sana dair anahtar cümlem olarak yer edindi bende. Çünkü o “çocuk” yalnızca içinde taşıdığın manevi bir varlık değildi, hayata tutunma biçimiydi de; insana ve yoldaşlara duyduğun güvenin, dünyaya duyduğun merakın ve bütün kötülüklere rağmen umudu elden bırakmama inadının adıydı senin için. Belki de bu yüzden neşen de öfken de aynı yerden besleniyordu. İnsan sevgisinden, yoldaşlığa duyulan bağlılıktan, daha adil bir dünyaya duyduğun özlemden ve sosyalizme olan inancından. Emin ol seni seven insanlar bunu seziyordu Ali yoldaş; seninle geçirilen saatlerin ardından insanın içinde hem bir sıcaklık hem de bir şeyleri değiştirme isteği kalıyordu geride. Bu ikisi insanda nadiren bir arada bulunur…

Yokluğunun en zor tarafı da burada başlıyor biliyor musun? İnsan bir bedeni değil de bir sesi, bir gülüşü, bir alışkanlığı özlüyor sanki. Rutine dönüşmüş pazar sabahı görüşmelerimizi mesela… Eksiklik dediğimiz şey biraz da bu değil mi? Bir telefon açıp anlatacağın şeylerin birikmesi, bir haberi paylaşamamak, bir cümlenin yarım kalması gibi…yanılıyor muyum yoksa?

Ve benim için planladığın Viyana gezisi aklımda Ali yoldaş, unutmadım. Benden önce heyecanlanan sendin. Kaç kez gittin oralara bilmiyorum ama beni götüreceğin yerleri benden daha fazla merak eden, döndüğümüzde neler anlatacağımı bile şimdiden benim yerime planlayan sendin. Ama sen Viyana’yı bana yalnızca bir şehir olarak anlatmıyordun ki. Orada ne yaptığını, kiminle omuz omuza durduğunu, TİKB bayrağını hangi meydanda, hangi eylemde, hangi soğukta taşıdığını anlatıyordun. O bayrak senin için bir sembol değildi; köklü bir sorumluluktu, bir kimlikti, hak ettiğine inandığın bir davayı görünür kılma ısrarıydı. Avrupa’nın göbeğinde, o şehrin sokaklarında devrimci bir çizgide ısrar etmenin ne demek olduğunu biliyordun. Buranın insanı törpülediğini, ehlileştirdiğini, zamanla kendine benzeterek küçülttüğünü söylerdin. Ama sen küçülmedin Ali yoldaş. Her sözün zihnime nakşedildi; devrimci kurumlarla kurduğun ilişki, oradaki yoldaşlarla ördüğün dayanışma, her eylemde görünür olma ısrarın… Bunların hiçbiri hafızamda solmadı. O gülüşünün altındaki coşkunun gerçek kaynağı da buydu zaten: taşıdığın davayı diri tutma iradesi. Ve sen o iradeyi beslemekten hiç vazgeçmedin.

Şimdi o şehir benim için yalnızca bir şehir olmayacak, gidip-görmeyi bekleyen bir söz gibi duruyor önümde. Gideceğim Ali yoldaş; sokaklarında yürüyeceğim, meydanlarında duracağım, o bayrağı orada da kaldıracağım ve döndüğümde de yanına uğrayıp uzun uzun anlatacağım sana. Belki sen cevap vermeyeceksin ama ben yine de anlatacağım…
Kapitalizme karşı duyduğun o derin nefret ve öfke de aklımda. Avrupa’da yaşayıp da bunu koruyabilen insan azdır, yaşayarak tanık oluyorum. Ankara Gar Katliamı’ndan saniyelerle kurtulmuş olmanın sende bıraktığı iz de bu öfkeyi besliyordu. Dünyanın ayarında bir bozukluk olduğunu söylerdin bana, haklıydın. Bu düzen yalnızca öldürmüyor Ali yoldaş; hayatta kalanları da eksilterek, çürüterek yaşamaya zorluyor. Sen buna teslim olmadın, öfkeni de bilincini de diri tuttun. Militan duruşunu son ana kadar korudun. Bence bu Avrupa’da devrimci kalmaktan daha zordu.

Belki de bu yüzden seni düşündüğümde duyduğum şey yalnızca özlem olmuyor. Kabullenemediğim bir itiraz da var içimde. Seni düşündüğümde aklıma hep hareket geliyor; bir sonraki plan, bir sonraki eylem, bir sonraki sohbet geliyor. Yapılacak işler, gidilecek şehirler, kurulacak ilişkiler, örülecek dayanışmalar geliyor aklıma. Bu yüzden ölümün hala bana eksik ve yarım geliyor ve ben bunu içime sindiremiyorum Ali yoldaş…

Yoldaşlarına bu kadar bağlı bir insanın, örgütünü bu kadar sahiplenen bir insanın, geleceğe dair bu kadar çok plan kuran bir insanın hikayesi böyle bitmemeliydi diye düşünüyorum bazen. Biliyorum, ölümün kendine ait yasaları var ama bazı ölümler insana yalnızca bir kaybı, bir acıyı değil aynı zamanda yarım kalmışlığı da düşündürüyor. Bende uyandırdığı his bu oluyor.

Bu hissin ardından geriye yalnızca özlem kalmadı çünkü. Tamamlanamamış sohbetlerimiz kaldı, birlikte yürüyeceğimiz yollar kaldı, gerçekleşmeyi bekleyen planlarımız kaldı, söylenememiş sözlerimiz kaldı… Ve bir şey daha kaldı; bende ve birçok yoldaşta bıraktığın izler. Bir militanın bırakabileceği en gerçek miras bu olmalı; devam etme ısrarı. TİKB bayrağını o sokaklarda taşıma ısrarı, her eylemde orada olma ısrarı, yoldaşını yalnız bırakmama ısrarı. Sen giderken bu ısrarı bıraktın. Bu küçük bir şey değil. Viyana ile yaşadığım yerin benzer olduğunu düşünüyorum. Öyleyse ısrarım da seninkine benzer olmalı…Bu senden öğrenmemiz gereken bir kültür olmalı…

Ama dönüp yeniden düşündüğümde mesele yalnızca yarım kalmışlık da değil galiba. Sen hayatı yarım yaşamış bir insan da değildin ki. Belki erken ayrıldın ama eksik yaşamadın, buna inanmak istiyorum ben. İnandın, sevdin, mücadele ettin, yoldaşlarına omuz verdin. Arkanda yalnızca anılar bırakmadın; bir duruş, bir bilinç ve bir mücadele ısrarı bıraktın. Belki de bu yüzden içimdeki itiraz yalnızca ölüme değil, bir yanıyla bu düzene. İnsanları birbirinden koparan, sevdiklerimizi elimizden erkenden alan, geride yarım kalmış düşler ve tamamlanmamış hayatlar bırakan bu düzene…

Dünyanın ayarında bir bozukluk olduğunu söylerdin ya Ali yoldaş… Bugün bu sözü daha derinden anlıyorum. Mesele insanların ölmesi değil ya, yaşama tutkusu bu kadar büyük, enerjisi bu kadar yüksek, yoldaşlarına ve örgütüne bağlılığı bu kadar güçlü insanların aramızdan bu kadar erken ayrılması, kalplerinin bu duyguyu görmezden gelip bir krize yenik düşmeleri. Kabul edilmesi zor olan da biraz bu olsa gerek.
Ve haziran ayı… Hala hafızamızda aynı kasveti estirmeye devam ediyor. Her yıl geldiğinde aynı yaraları yeniden açan, aynı isimleri yeniden hatırlatan bir ay olarak ömrümüzden geçiyor. Osman Nuri, Zehra Kulaksız, Ethem Sarısülük, Mehmet Fatih Öktülmüş. Ve şimdi sen Ali yoldaş, ya da örgüt literatürümüzdeki adınla Mahir Alınteri.

Bir yıl sonra dönüp baktığımda seni en çok hangi yönünle hatırlayacağımı netleştirdim aslında. O içten, insanı yoldaşça saran gülüşünle olacak bu; içindeki çocuğu koruyabilmiş olmanın verdiği o gülüşle. O gülüşün altında ne yattığını biliyorum artık; yoldaşlarına duyduğun o sarsılmaz güven, TİKB’li olmanın sana verdiği o derin aidiyet duygusu, mücadelenin içinde var olmanın getirdiği o coşku. Bunlar seni içten aydınlatıyordu, gülüşün oradan besleniyordu ve bu yüzden o kadar gerçekti, o kadar ısıtıcıydı.

Acı ama gerçek olan bu: biz bir bedeni değil, bir gülüşü toprağa verdik. Yokluğuyla can yakan, hatırasıyla yol gösteren bir yoldaşı…
Gülüşün bayrağımızdan eksik olmasın…

Daima sevgiyle, daima özlemle…

Daha fazlası

İlgili

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayrıca bak..

Close
Close