İŞÇİ SINIFI

Almanya’da 8 Saatlik İşgününe Yönelik Saldırı

Almanya Federal Hükümeti, çalışma sürelerini “yeniden düzenleme” adı altında tarihsel bir işçi sınıfı kazanımı olan 8 saatlik işgününü fiilen tasfiye etmeye hazırlanıyor.

Hıristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratların koalisyon programında yer alan düzenleme, günlük azami çalışma süresi yerine haftalık azami çalışma süresi modeline geçilmesini hedefliyor. Böylece 100 yılı aşkın süredir yürürlükte bulunan günlük 8 saat sınırının aşılmasının önü açılmış olacak.

İşçi sınıfının ve sendikaların bu saldırıya güçlü tepki göstereceğini bilen sendika yönetimleri de uyarılarda bulunuyor. Alman Sendikalar Konfederasyonu (DGB) Başkanı Yasmin Fahimi, DGB Federal Kongresi’nde yaptığı konuşmada, “1918 öncesindeki zamanlara geri dönmek istemiyoruz” diyerek planlanan değişikliğin tarihsel anlamına dikkat çekti. Ver.di Başkanı Frank Werneke ise hükümetin planlarını, işverenlere çalışanlarının sağlığını hiçe sayarak onları “son damlasına kadar sömürme izni” verilmesi olarak değerlendirdi.

Teknik bir çalışma veya yeni hukuk düzenlemesi basitliğinde sunulan bu konu; kapitalist üretimde emek gücünün ne ölçüde tüketileceği sorununu gözlerden ırak tutmaya çalışıyor. Bu nedenledir ki, çalışma saatleri üzerindeki mücadele, özünde emek ile sermaye arasındaki sınıf mücadelesinin temel başlıklarından birini olagelmiştir.

8 Saatlik İşgünü Nasıl Kazanıldı?

Almanya’da 8 saatlik işgünü uzun yıllara yayılan işçi mücadelelerinin, sendikal örgütlenmenin ve devrimci siyasal basıncın sonucunda kazanıldı. 19. yüzyıl boyunca hızlanan kapitalist gelişmeyle birlikte işçiler çoğu sektörde günde 10–14 saate varan çalışma sürelerine maruz bırakılıyordu. Özellikle maden, metal ve tekstil sektörlerinde çalışma koşulları son derece ağırdı. Daha kısa çalışma günü talebi, 1880’lerden itibaren Alman işçi hareketinin temel taleplerinden biri haline geldi. “Sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat yaşam” şiarı uluslararası işçi hareketi içinde yaygınlaşırken, Alman sosyal demokrat hareketi ve sendikalar da bu talebi sahiplenmek zorunda kaldı.

8 saatlik işgünü Almanya’da ilk kez 1918 Kasım Devrimi’nin yarattığı güç dengesi içinde fiilen kazanıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ekonomik kriz, açlık, savaş yorgunluğu ve siyasal hoşnutsuzluk büyümüştü. 1918’de denizci ayaklanmalarıyla başlayan devrimci dalga kısa sürede işçi ve asker konseylerinin kurulmasına yol açtı. Monarşi çöktü, İmparator II. Wilhelm tahttan çekildi. İşçi sınıfının grevleri, kitlesel eylemleri ve devrimci basıncı kapitalistleri taviz vermeye zorladı.

15 Kasım 1918’de, büyük sanayi sermayesinin önde gelen isimlerinden Hugo Stinnes ile Alman sendika hareketinin önemli liderlerinden Carl Legien arasında imzalanan Stinnes–Legien Anlaşması ile sendikalar resmen tanındı ve günlük 8 saatlik işgünü kabul edildi. Ardından çıkarılan kararnamelerle bu düzenleme hukuki statü kazandı. Böylece 8 saatlik işgünü, parlamenter bir lütuf ya da yukarıdan bahşedilmiş bir sosyal reform olarak değil, 1918 Kasım Devrimi’nin yarattığı siyasal basınç ve işçi sınıfının devrimci mücadelesinin ürünü olarak ortaya çıktı.

Ancak bu kazanım hiçbir zaman kesintisiz ve güvence altında olmadı. 1920’lerden itibaren sermaye çevreleri ekonomik krizleri gerekçe göstererek çalışma sürelerini yeniden esnetmeye ve uzatmaya yöneldi. Weimar Cumhuriyeti döneminde fazla mesailer ve istisna hükümleri üzerinden günlük 8 saat sınırı aşındırıldı. Nazi faşizmi döneminde ise sendikaların tasfiye edilmesiyle işçi sınıfının tarihsel kazanımları ağır saldırılarla karşılaştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Almanya’da sendikalar yeniden güç kazanırken, çalışma sürelerinin kısaltılması için yeni mücadeleler yürütüldü. 1950’lerden itibaren metal ve kimya sektörlerinde haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi amacıyla büyük grevler örgütlendi. Özellikle 1984 metal grevleri, 35 saatlik çalışma haftasına doğru önemli bir adım oldu.

Bugün gündeme getirilen düzenleme bu tarihsel arka plandan bağımsız değildir. 1918 Devrimi’nin basıncıyla kazanılmış bir hakkın, sermayenin güncel ihtiyaçları doğrultusunda yeniden budanması söz konusudur.

“Esneklik” Söylemi Kimin İhtiyacını Karşılıyor?

Hükümet ortakları, günlük çalışma süresinin yerine haftalık azami süre modelini geçirirken bunu “daha fazla esneklik” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Hıristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar, “Avrupa çalışma süresi direktifine uygun olarak günlük yerine haftalık azami çalışma süresi imkanı yaratmak” gerektiğini savunuyor. Bu model; mevsimlik iş, vardiyalı çalışma, hafta sonu ve gece çalışması gibi uygulamaların daha da yaygınlaştırılmasını mümkün hale getirecek.

Avrupa düzenlemeleri haftalık ortalama 48 saatlik çalışma üst sınırı öngörüyor. Ancak bu ortalamanın hangi zaman aralığına göre hesaplanacağı ülkelere bırakılıyor. Koalisyon anlaşmasına göre Almanya’da tam zamanlı çalışma için toplu sözleşmeli sektörlerde haftalık en az 34 saat, toplu sözleşmeyle düzenlenmeyen alanlarda ise 40 saat esas alınacak. Resmî söyleme göre mevcut dinlenme süreleri korunacak ve iki vardiya arasında en az 11 saat bulunacak.

Fakat tartışmanın özü başka yerde yatıyor. Sermaye açısından “esneklik”, çalışanların yaşamını özgürce düzenlemesi anlamına gelmiyor; üretimin ihtiyaçlarına göre emek gücünün daha kolay, daha yoğun ve daha düzensiz kullanılabilmesi anlamına geliyor. Esneklik söylemi güvencesizliği, düzensiz çalışma saatlerini ve yaşam zamanının giderek daha fazla sermayenin ihtiyaçlarına tabi kılınmasını gizleyen ideolojik bir kavram işlevi görüyor.

İşveren yanlısı Alman Ekonomi Enstitüsü (IW) Direktörü Michael Hüther, ARD Morgenmagazin programında yaptığı açıklamada, 8 saatlik işgününün sanayi toplumunun ürünü olduğunu, bugün ise hizmet ekonomisinin hakim hale geldiğini ileri sürdü. Hüther’e göre iki kişinin çalıştığı ailelerde çalışma ve yaşam zamanının yeniden organize edilmesi gerekiyor.

Oysa hizmet sektörü ve dijitalleşme iki kişinin çalıştığı ailelerin yaşamına düzen getirmek bir yana, emek sömürüsünü yeni biçimlere büründürmüş haliyle yaşanacak zamanı daha da kısaltarak elinden alan bir işlev görüyor. Evden çalışma, platform ekonomisi, çağrı üzerine çalışma, sürekli ulaşılabilirlik ve düzensiz vardiyalar çalışma ile özel yaşam arasındaki sınırları daha da bulanıklaştırıyor.

“Çalışanlar da İstiyor” Demagojisi

Koalisyon ortakları bu düzenlemeyi meşrulaştırmak için “çalışanlar ve şirketler daha fazla esneklik istiyor” söylemine başvuruyor. Düzenlemenin “aile ve iş yaşamı arasında daha iyi denge kuracağı” iddia ediliyor.

Ancak kapitalist çalışma koşullarında “özgür tercih” söyleminin sınırları açıktır. Artan hayat pahalılığı, kira krizleri, ücret baskısı ve güvencesizlik koşullarında birçok emekçi daha uzun veya daha düzensiz çalışma modellerine fiilen zorlanmaktadır. Bu nedenle çalışma sürelerinin esnekleştirilmesi çoğu zaman bireysel ihtiyaçların karşılanmasından çok sermayenin üretim planlamasını kolaylaştıran bir mekanizma olarak işlemektedir.

IW Direktörü Hüther değişikliklerin esas olarak ofis işlerine yönelik olduğunu ileri sürse de esnekleştirme uygulamaları birçok işkolunda uzun süredir uygulanıyor. Lojistikten sağlığa, perakendeden sanayiye kadar geniş alanlarda vardiya sistemleri, düzensiz mesailer ve iş yoğunlaştırması zaten çalışma yaşamının temel unsurları haline gelmiş durumda.

SPD, Koalisyon ve Sınıfsal Gerçeklik

Federal Çalışma Bakanı Bärbel Bas son dönemde 8 saatlik işgününün kaldırılması tartışmasına mesafeli açıklamalar yaptı. “SPD ve şahsen benim görüşüme göre bu konuyu hiç gündeme getirmemeliyiz, ancak koalisyon anlaşmasında yer alıyor” dedi.

Bu açıklama aynı zamanda sosyal demokrasinin içinde bulunduğu çelişkiyi de gösteriyor. Bir yandan emek yanlısı söylem sürdürülürken, diğer yandan sermaye yanlısı dönüşümlerin yer aldığı hükümet programlarının uygulanmasına ortak olunuyor. Sosyal demokrat partilerin tarihsel pratiğinde sıkça görüldüğü gibi, işçi sınıfı adına konuşmak ile kapitalist devletin ihtiyaçlarını yönetmek arasındaki gerilim yeniden ortaya çıkıyor.

SPD’nin gençlik örgütü Jusos’un Başkanı Philipp Türmer de Federal Şansölye Friedrich Merz’i, haftalık çalışma süresi modelini savunarak çalışanların ihtiyaçlarını görmezden gelmekle eleştirdi.

Ancak mesele yalnızca tek tek siyasetçilerin söylemleri değil. Kapitalizmin kriz, rekabet ve verimlilik baskısı altında kapitalistler, tarihsel işçi kazanımlarını daraltma eğilimini sürekli yeniden üretmektedir. Bugün Almanya’da 8 saatlik işgününün kaldırılmak istenmesi bunun bir parçasıdır.

Çalışma süresi üzerine verilen mücadele dün olduğu gibi bugün de yalnızca hukuki bir düzenleme tartışması değil; işçinin yaşam zamanı üzerinde kimin daha fazla söz sahibi olacağı sorusudur. 8 saatlik işgünü geçmişte nasıl mücadeleyle kazanıldıysa, korunması ya da genişletilmesi de ancak örgütlü sınıf mücadelesiyle mümkün olacaktır.

Daha fazlası

İlgili

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayrıca bak..

Close
Close