
Almanya’nın Köln kentinde 1 Mayıs hazırlıkları kapsamında Roten Block bileşenleri bir etkinlik düzenlediler.
Devrimci işçilerin kendi bulundukları çalışma alanlarının savaş için üretim yapması ve işçilerin ruh hallerini anlattıkları etkinlikte, konuşmaların arasında devrimci marşlar söylendi, her dilden enternasyonal marşıyla sonlandırıldı.
Etkinliğe Arbeitsbund für den Wiederaufbau der KPD’den (Almanya Komünist Partisi’nin yeniden inşası için işçi birliği) Yaşanacak Dünya’dan işçi olanlar kısa konuşmalar yaptılar. AGİF’ten Ford fabrikasında temizlik işçisi olarak çalışan arkadaşın gelememesinden kaynaklı işyerini anlattığı mesajı da okundu. İlk konuşmayı silah parçaları üreten bir fabrikada çırak olarak çalışan Johannes yaptı.
Sevgili dostlar, yoldaşlar; bu 1 Mayıs’ı ne yazık ki işçi hareketinin tarihinde çok sık olduğu gibi, savaşın gölgesinde geçiriyoruz. Burada yaşıyor, çalışıyoruz; ben de öyle. Ben metal sanayiinde çırağım. Birçok sanayi dalı gibi düşüşte ve savaş için üretimle ayakta kalmaya çalışıyor. Benim çalıştığım yerde şimdilik silahların parçaları üretiliyor. Mesai arkadaşlarım bunu duymak istemiyor. “Biz üretmesek siparişler başkasına gider, nasılsa başkaları üretir” diyorlar. Arkadaşlarımın bir kısmı otomotiv sanayiinde çalışıyor, orada silahlanma daha açık görülüyor. Sadece kapıdan silah parçaları göndermek yerine trenlerle askeri araçlar dünyanın dört bir yanına ama özellikle doğuya gönderiliyor. Bir sonraki savaşın planlandığı Litvanya ve zaten savaşın sürdüğü Ukrayna’ya. Otomotiv fabrikalarındaki işçiler de “Biz üretmesek işimizi kaybederiz, başkaları yapar” diyor. Silahları ve zırhlı araçları doğuya götüren makinistlere sorsalar büyük ihtimalle “Bu treni ben sürmesem başkası sürer” diyecektir. Savaş hazırlığı makineleri üreten ellerle sınırlı kalmıyor. Hepimiz bu savaşa katılmaya ve katkıda bulunmaya zorlanıyoruz. Federal bütçenin yarısı silahlanma için ayrılmış durumda. Maaşından kesilen gelir vergisinin yarısı, yüzde yedisi, yüzde 19 olan KDV’nin yarısı savaşa gidiyor. Bu savaş hepimizi ilgilendiriyor ve gittikçe yaklaşıyor. Sana ya da çocuklarına bir silah dayayıp “Diğer ülkelerin çocuklarına ateş et ya da buna daha fazla katlanmayanlara ateş et” diyecekleri günler. O zaman sen “Ben yapmasam başkası yapar” diyen kişi olacak mısın? Ayağa kalkıp şunu söylemeliyiz; yeter! Halklara karşı savaşlara son! Soykırıma son! Devrimler savaşları bitirir ve barışın grevlere ihtiyacı var.
Lisa: Almanya’da artık barış yok. Savaş çoktan başladı. Çalışmalarımızın sonucu olan mallar savaşa gidiyor. Üretim silahlanmaya yönlendiriliyor. Vagon ve lokomotif yerine tank üretimi. Okullar yerine kışlalar. Demiryollarının önemli bir rol oynayacağına inanmak zor. Hiçbir sorunu çözmeyen sonsuz şantiyeler. Asla varış noktasına ulaşamayan yük trenleri. Her makasta takılıp kalan yolcu trenleri. Ancak durum tamamen farklı! Alman demiryolları altyapısı savaş için hayati öneme sahip. Bu, Yeşiller Partisi’nin Federal Meclis’e verdiği bir soru önergesi ile açığa çıktı. Yeşiller, özel fonların amacından saptırıldığından endişe duyuyorlardı. Stuttgart’taki Pfaffensteig Tüneli’nin savaşla ilgili olup olmadığını sordular. Federal Hükümet’in cevabı: tüm Alman demiryolları ağı çift amaçlı kullanılıyor. Bu nedenle ulusal ve ittifak savunması kapsamında Almanya’nın kavşak işlevi nedeniyle prensipte askeri amaçlar için kullanılabilir oldu. Bunu iki demiryolu sendikasında da gündeme getirmeliyiz. İşimizin tüm niteliği saçmalığa dönüşmüşken, iki ayrı sendikada biraz daha fazla ücret için mücadele etmemiz kabul edilemez.
Çiğdem: Deutsche Bahn, demiryolları temizlik işçileri, göçmen, Kürt ve Alevi kökenli işçilerin ağırlıkta olduğu bir yer. Bunlar savaşı tanıyan, bilen, acısını çeken insanlar. Savaşlara öfke duyuyorlar. Ancak örgütlü tavır koyamıyorlar. Dünyada burjuvazi, çöken neoliberalizm yerine yeni bir birikim rejimi oluşturmaya çalışıyor. Bunun da önünü ırkçılık, faşizm ve savaşla açmaya çalışıyor. Öyleyse savaşa karşı sınıf savaşı!
Jan: Almanların eline atom bombası geçmesin. Yeni bir bombaya duyulan korku, bombayı engellemelidir. Alman kapitalistleri atom bombası istiyorlar. Bunu müttefikler ve halklar, Hitler barbarlarının ilk direniş günlerinden itibaren biliyorlardı. Yenilen tarafa, uluslararası güç dengelerinin elverdiği oranda yükümlülükler yüklemek zorundaydılar ki Almanya’nın bomba yapmak yönündeki her yeni girişimini engelleyebilsinler. Yine de nihayetinde Alman halkının kendisinin, burjuvazinin bombaya sahip olmasını engellemesi gerektiğini biliyorlardı. 1950’lerde Batı Almanya’daki yeniden silahlanmaya karşı hareketin büyük başarısı, Adenauer hükümetinin tekrar bombaya başvurma niyetini ilk etapta engellemişti. Şansölye Merz’in kendisi Almanlara dayatılan bu uluslararası hukuka hiç aldırış etmiyor. “Ortak bir Avrupa nükleer caydırıcılığı” hakkında atıp tutuyor ve üstündeki tekelci kapitalistler için tek geçerli yol olan şeyi dile getirmek zorunda kalmıyor. Alman liderleri ile Fransız emperyalizminin Cumhurbaşkanı Macron, eski ezeli düşman. Almanya’ya (Düşman olan asla halklar değil, sadece tarih müzesinde yerlerini alması gereken sömürücüler) ciddi bir şekilde Fransız nükleer gücü “Force de frappe”ye dahil olmayı teklif ediyorsa, şimdilik bu liderliğin altına girmek istemiyor. Ancak her iki devletin savaş bütçesine, savaş ekonomisine, Alman kapitalist devletinin tüm gücüyle kurduğu komutaya ve Alman ihanetine baktığımızda şunu anlarız: düğmeye kimin basacağı bir iktidar meselesidir; haydutlar ve onların vekilleri arasındaki anlaşma ve sözleşmeler değil. Burada ve uluslararası alanda acilen kurulması gereken savaş karşıtı cephenin görevi; bu savaş hükümetinin işçileriyle omuz omuza vererek ona son vermektir.
Anna: Uluslararası savaş karşıtı cepheye ihtiyacımız var. Yoldaşlar; bu savaş dönemlerinde giderek genişleyen savaşlarla birçok şey net ortaya çıkıyor. Sadece işçi iktidarının, sadece sosyalizmin dünyaya barış getireceğinin bugünkü zamanlardan daha iyi kanıtı olamaz. Sosyalizmin geçici yenilgisi bugün yaşadıklarımıza yol açtı. Birbiri ardına gelen savaşlar geride sadece yıkım, çorak ve kirlenmiş topraklar biriktiriyor. Bu durum emperyalizmin ekonomik krizinin düzelmesine dahi yol açmıyor. Burjuva düzeni artık ayakta kalamıyor. Uluslararası burjuva hukuk, kanun ayaklar altında.
Savaş her yere nüfuz ediyor. Her ülkeye, her işyerine, her okula, her aileye. Her yerde şu soru duruyor: Savaş mı, barış mı? Herkes karar vermek zorunda: savaş mı, barış mı? Zamanımı neye ayıracağım? Her yeni savaş ilanına karşı yapılacak hiçbir gösteri bize yardımcı olmayacak. Bir gün Gazze’deki soykırımı, ertesi gün İran’a yapılan saldırıyı, daha ertesi gün Lübnan ve Kürtlere karşı savaşı protesto etmek bize yardımcı olmayacak. Böylece egemenlerin önümüze attığı her çubuğa atlıyoruz. İşçiler ve emekçiler olmadan, asker olarak ölmesi gereken gençler olmadan hiçbir savaş yapılamaz. Hiçbir insansız hava aracı, hiçbir tank, hiçbir uçak, hiçbir nakliye gerçekleşemez. İtalya ve Yunanistan liman işçileri bunu biliyorlar; savaş gemilerini yüklemesek savaş durma noktasına gelir. Burada da durum aynı. Eğer iş bırakılır, savaş için bir saat bile çalışılmazsa o zaman savaş bitmez, bu açık; ama durma noktasına gelir. Yapmamız gereken; yaşadığımız, çalıştığımız ve mücadele ettiğimiz bu ülkede, nereden gelmiş olursak olalım, diğer ülkelerde zaten oluşmakta olan savaş karşıtı cephenin burada da kurulması. Zahmetli olabilir ancak tek seçenek budur. Bir savaş hükümetine çağrıda bulunamayız, buradan başka ülkelerdeki mücadeleyi yürütemeyiz, ama buradan gerekli katkıları sağlayabiliriz. Öyleyse gündemdeki işlere takılıp kalmayalım, birlikte çalışalım. 2026 yılında ne kadar küçük olursa olsun savaşa karşı bir grevin gerçekleşmesi için belki de birkaç ayımız var.



