KAPİTALİZM ELEŞTİRİSİManşet

Takım Elbisenin Altındaki Çürüme

Tarih 5 Haziran 2026, İzmir Balçova. 150 milyon dolarlık bir hastane açılıyor.

Tanur Oğuz Gündüzalp

Sahne hazır, protokol ise yerli yerinde duruyor: Rahmi Koç, Semahat Arsel, eski Başbakan Binali Yıldırım, vali, belediye başkanları… Türkiye’nin iktidar fotoğrafı da diyebiliriz, hepsi steril bir hastane koridorunda poz veriyor.

Ve Rahmi Koç bir fıkra anlatıyor.

“Doktor, Kürt kadının derdini dinlemiş. ‘Hanımefendi, perdenin arkasına geçip soyunun’ demiş. Kadın da ‘Doktor Bey, önce sen soyun’ diye cevap vermiş” Protokol gülüyor. (siz sırıtıyor diye okuyabilirsiniz) Binali Yıldırım da gülüyor. Kamera kayıt alıyor…

“Fıkra” bu kadar. Ama bu bir fıkra değil tabii ki; bu yüz yıllık bir refleksin, bir sınıfın kemiklerine işlemiş iktidar dilinin, o sterilleştirilmiş koridorda kendiliğinden dışarı kusmasıdır. Rahmi Koç burada bir gaf yapmadı; o daima böyle düşünüyordu, sadece bu sefer kameralar açıktı ve kayıt alıyordu.

Rahmi Koç mizah maskesinin arkasına saklanarak kadınlara ve Kürtlere yönelik genlerine işlemiş düşmanlığı kusuyor. Türk burjuvazisinin en eski vampirlerinden biri olmanın verdiği köklü sınıfsal özgüvenle o kadar rahat ve pervasız ki, aslında kendi düşünsel ve ahlaki düşkünlüğünü sergilediğinin bile farkında değil. Kendisini doğal bir iktidar odağına yerleştiriyor ve oradan sesleniyor. Miras aldığı ayrıcalığın diliyle konuşuyor.

Ama bildiği şeylerin çokluğu, yanıldığına yetmiyor. Geçmişi bugünün üzerine giydirmeye çalışıyor. Zihninde taşıdığı kadın ve kadın hareketi imgesi çoktan tarihin gerisinde kaldı, bu coğrafyada bu dönüşümün en görkemli örneğini Kürt kadını yarattı, bunu görmek istemiyor. Daha doğrusu onun farkında olmanın yarattığı sınıfsal ve cinsel ürküntüyle konuşuyor. Fakat korkularına tercüman olmaya soyunduğu sınıfı ve hemcinsleri gibi o da çaresiz, genel olarak kadınların özel olarak Kürt kadınının yaşadığı devrimsel dönüşümü engelleyebilmek zamanının çoktan geçtiğinin farkında, engelleyebilmek şurada dursun frenleyebilmenin bile imkansız hale geldiğini seziyor. Bu yüzden elinde kalan son sığınağa çekiliyor: Mizaha! Güldürüyormuş gibi yaparak konuşuyor, espri kisvesi altında aşağılıyor. Burjuva sınıfın eski reflekslerindendir bu; anlayamadığını küçümser, küçümseyemediğini gülünçleştirmeye çalışır.

Türk burjuvazisi ve devletinin genetik yapısı

‘Türk-Sünni Müslüman ve erkek olmayana düşmanlık’ Türk burjuvazisi ve devletinin genetik kodlarının başında gelir. Egemen sınıf olarak burjuvaziyle onun sınıfsal tahakküm aracı olarak burjuva devlet arasındaki ilişki, kapitalizmle birlikte tarih sahnesine çıkan tüm burjuva ulus devletlerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de özde aynıdır. İkincisi birincinin sınıfsal çıkarlarının hizmetinde, ona tabidir. Fakat bu elbette ‘tak-şak ilişkisi’ şeklinde bir emir-komuta ilişkisi olarak anlaşılmamalıdır. Bir üstyapı kurumu olarak devletin de hizmetinde olduğu burjuvazi ve onun farklı kesimlerinin sermaye birikim süreçleri yanında burjuvazinin sınıf olarak ideolojik-siyasi hegemonyasının büründüğü biçimler üzerinde zaman zaman belirleyici hale gelen bir rolü ve etkisi vardır.

Türk tekelci burjuvazisinin tarihsel gelişim sürecinde bu etkinin rolü çok belirgindir. Özellikle 1900’ler sonrasının ilksel birikim süreciyle 1950 sonrasında ivmelenen tekelcileşme kesitinde ve tabii 1980 sonrasının neoliberal yeniden yapılanma sürecinde devletin rolü değişik biçimlere bürünerek çok belirgin şekilde karşımıza çıkar. Türk tekelci burjuvazisinin en eskilerinden, zaman zaman “amiral gemisi” olarak tanımlanan Koç ailesinin palazlanıp semirme sürecinin tümü bunun tipik örneklerinden biridir. Bugün karşımıza aşağılık bir Kürt ve kadın düşmanı olarak çıkan Rahmi Koç’un zihin dünyası da bu bağlam içinde şekillenmiştir. O yüzden komik olmaya çalıştığı “fıkra” tesadüfi değildir, Türk Devleti kadar “organik”tir. Yaşlı bir bunağın ağzından çıkmış talihsiz bir söz ya da münferit bir gaftan da öte, bir sınıfın yüz yıllık birikiminin o steril koridorda dışarı kusmasıdır.
Türk burjuva devletinin Cumhuriyet formunda kuruluşundan bu yana Türk olmayan halkların tek tip ulusal kimlik içinde eritilmeye çalışılması bu kuruluş hikayesinin temel yönelim ve ögelerinden biridir. Bu süreçte kadın bedeni de modernleşmenin vitrini yapıldı ama özne olarak tanınmadı. Kürt bedeni ise inkarın, bastırmanın ve görünmez kılmanın hedefi oldu. Kürt kadını bu iki tahakküm hattının kesişiminde durdu, hem kadın olduğu için hem Kürt olduğu için katmerli bir baskı, zulüm ve aşağılanmaya maruz kaldı.

Egemenin dili bu tarih boyunca Kürt kadını (ve tüm kadınlar) hakkında konuşma hakkını kendinde buldu. Neyin geri kalmışlık, neyin ilkellik, neyin kurtarılmaya muhtaç olduğuna hep o karar verdi. (Arkasından devlet ve “toplum” baskısının, zorun ve zorbalığın sökün ettiği bu hegemonik sınıflandırma, salt kadınlar ve Kürtlerle sınırlı kalmayıp Alevilerden LGBTİ+ bireylere, komünistlerden farklı inanç sahiplerine kadar bütün “ötekileri” tayin sırasında kullanıldı) Bu sözler bazen devlet raporlarına döküldü, bazen akademik tezlere, bazen de karşımıza çıktığı gibi Rahmi Koç’un fıkralarına konu oldu. Biçim değişti ama öz değişmedi.

Ama bir şey oldu…

Kürt kadını bu tanımı yerle bir etti, sadece söylemde değil örgütlü bir pratikle karşı duruş sergiledi. Bedenini, iradesini ve varlığını bir mücadele alanına dönüştürerek egemene bir set çekti.
Oysa bugünün Kürt kadını Rahmigillerin zihin dünyasını çoktan aşarak sınırlarını genişletmiş durumda. Kürt kadın hareketi, yakın tarihin en sarsıcı toplumsal dönüşüm dinamiklerinden birini bizzat örerek var etti: Özneleşti, örgütlendi, kendi karar organlarını, kurumlarını, ağlarını, dağlarını, mevzilerini ve mücadele pratiklerini inşa etti; bununla da yetinmedi yarattığı deneyimle dünyanın dört bir yanındaki kadın hareketlerine ilham verdi, tartışıldı, örnek alındı. Bu tarihsel sıçramayı artık kimse geri döndüremez!

Rahmi Koç ve sınıfdaşlarının asıl derdi de bu zaten, “fıkra”yla gün yüzüne çıkıyor. O koridorda ettiği söz, birey olarak Kürt kadınının ötesinde bir hedefe yönelikti. Kendi temsil ettiği düzenin sınırlarını zorlayan, onlarca yıllık devlet söylemini yerle bir eden, büyük sermayenin rahat edemeyeceği örgütlü bir güç görüyordu ve fıkranın hedefi bu örgütlü güce duyduğu nefret ve hazımsızlıktı. O ve onun kafasında olanların gönlündeki düzene göre bütün kadınlar gibi Kürt kadını da “yerini bilmeliydi!”.

Ne var ki hiçbiri bilmiyor artık! Kadınlar şimdi kentlerde, dağlarda, meydanlarda, meclislerde, sokaklarda eylemin diliyle konuşuyor, örgütleniyor ve örgütlüyor, karar alıyor ve uyguluyor! Ve Rahmi Koç ve o zihniyette olanların topuna “Asıl siz haddinizi bilin! Bunu öğrenmemekte ısrar etmeye devam ettiğiniz sürece biz size bildirmesini biliriz!” diyorlar.

Daha fazlası

İlgili

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close