MAKALELERManşet

Korona günlerinde teori ve siyaset

Sistemin kriziyle yığınların yaşamını tehdit eden bir salgın tehlikesinin iç içe geçip insanlığın üzerine birlikte çöktüğü istisnai bir durum yaşanıyordu. Bu kaotik koşullarda bir tez ya da görüş ileri sürerken başka zamanlardan çok daha sorumlu, soğukkanlı ve ihtiyatla hareket etmek gerektiği açıktı

H. Selim Açan

Korona virüsünün yayılmasına paralel olarak dünyada da Türkiye’de de adeta bir ‘teorik tahlil patlaması’ baş gösterdi.

Bunların çoğu salgının muhtemel kaynağı, mutasyona uğramış bir korona türü olarak Covid-19 virüsünün bilinen ve bilinmeyen yönleri, salgınla neoliberalizmin değişik yönlerden aşikâr hale gelen ilişkisi, hükümetlerin buna karşı aldığı önlemlerin sınıfsal karakteri ve etkinlik derecesi vb. üzerinde duran, bu anlamda görece dar sınırlar içinde kalan ‘güncel’ çözümlemelerdi.

Fakat içlerinde bazıları vardı ki, durumu anlayıp açıklamaya çalışmanın ötesine geçerek sürecin bundan sonraki gelişim seyri ve sonuçları üzerine şimdiden kesin hüküm cümleleri kuran gelecek okumalarıydı.

Her iki türün örneklerinden önemli bir kısmı daha şimdiden çöpe gitmiş durumda. Parça’yla sınırlı olmanın yanında o an için görünenlerden hareketle inşa edilen tezlerin çoğu ‘sessizce’ bir kenara bırakılıp yeni spekülasyonlara yelken açıldı.

İlk günlerin şoku ve paniği içinde sıradan cehaletten de önce nice “bilinçli” solcunun üzerine atladığı “Bu salgının ABD ile Çin arasındaki biyolojik savaşın bir sonucu olduğu ” ya da “yeni iletişim teknolojisi olarak G5 teknolojisinin yol açtığı” türünden zırvaları buna örnek verebiliriz. Bu saçmalıklara inanan ahmaklara sağda-solda hâlâ rastlanıyor gerçi ama en azından kapitalist marka değerlerini küçük hesaplar uğruna riske atmak istemeyecekleri için hâlâ güvenilir sayabileceğimiz konunun uzmanı araştırma kurumlarıyla farklı uluslardan çok sayıda bilim insanı bu tezleri çürüten epey bilimsel veri koydular şimdiden ortaya.

Tarihte benzeri olmayan özgün bir durum

Salgının ilk günlerinde büyük iddialarla ortaya atılıp yaşanan şaşkınlık ve panik ortamında çabucak taraftar bulabilen tez ve çözümlemelerin çoğu neden bu kadar çabuk ıskartaya çıktı?

En başta ‘ihtiyatı’ elden bıraktıkları için. Topluma ve tarihe karşı sorumluluk duyan devrimci bir dünya görüşüne sahip olmanın beraberinde getirdiği siyasi ve ahlaki kaygılarla önce konuya yeterince hakim olup süreci kavramaya çalışmak yerine ilgi çekmeyi esas alıp spekülasyon üretimine yöneldikleri için.

İkinci olarak, “Bir şeyin her yanını bütün bağlantıları ve ilişkileri içinde kucaklama kaygısı”(Lenin) ile hareket eden diyalektik bir yaklaşım yerine nedenden çok sonuç niteliğindeki görünen bazı yön ve parçalardan hareket eden mekanik-indirgemeci bir  yaklaşımla hareket ettikleri için.

Halbuki bugüne kadar tanık olduğumuz ekonomik, siyasal ve sosyal krizlerden ya da salgınlardan çok farklı bir olguyla karşı karşıyaydık. Kapitalist emperyalist sistemin artık ötelemekte bile zorlandığı yapısal-sistemsel krizinin üzerine binen ciddi bir salgın söz konusuydu. Bu ikisinin yani sistemin kriziyle yığınların yaşamını tehdit eden bir salgın tehlikesinin iç içe geçip insanlığın üzerine birlikte çöktüğü istisnai bir durum yaşanıyordu. Tarihte bu ikisinin birbirini izlediği başka örnekler vardı ama birbirini doğurup besleyecek şekilde iç içe geçmiş olarak her iki cephede de neredeyse aynı şiddette yaşandığı başka bir örnek yoktu.

İşin salgın cephesinde felaketin nedeni olan virüs (Covid-19), Korona ailesinden olmakla birlikte onun mutasyona uğramış, bu anlamda henüz tanınmayan (genom yapısı çözülmemiş) bir türüydü. Taşıyanlarda bile ilk günler fazla belirti göstermeden yaşayıp (asemptomatik) yayılan sinsi bir özelliğe sahipti. İnsanlığın yakın geçmişte yaşadığı AİDS ya da Ebola salgınlarından farklı olarak belirli bir coğrafyayla sınırlı kalmadan, üstelik yaş, cinsiyet, yaşam tarzı farklılıkları tanımadan çok hızlı yayılıyordu. Üstelik her şeyi metalaştıran neoliberal açgözlülüğün gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi sağlık sistemini göçerttiği koşullarda insanlığı büsbütün hazırlıksız ve savunmasız yakalamıştı. Virüsün dünya çapındaki yayılışı gibi bulaştığı ülkelerde hasta sayısı ve ölüm oranları da bu yüzden geometrik bir hızla artıyordu.

Bu durum önce gelişmiş kapitalist Batılı toplumlarda genel bir şok ve paniğe yol açtı. Korku ve panik başlangıçta kentli küçük burjuvazi içinde gözle görülür ölçüde yoğun, yaygın ve güçlüydü. Fakat çok geçmeden çok daha korunaksız ve savunmasız konumda olan işçileri ve kent yoksullarını da içine çekti. ABD’de Trump, İngiltere’de Johnson hükümeti gibi başlangıçta kayıtsız davranan burjuva emperyalist yönetimlerle neoliberal bireycilik-bencillik kültürünün en küçük hücrelerine kadar işlediği toplumsal kesimlerin paçaları bile çok geçmeden tutuştu.

Korkuyu ya da kendiliğindenciliği “teorileştirmek”

Kabaca resmetmeye çalıştığımız bu kaotik koşullarda bir tez ya da görüş ileri sürer, insanlara yol gösterme iddiasını taşıyan teori ve siyaset üretirken başka zamanlardan çok daha sorumlu, soğukkanlı ve ihtiyatla hareket etmek gerektiği açıktı. Akademisyen Evren Balta’nın sözleriyle “Bilinmeyene, tahmin edilemeyene geniş bir aralık bırakmak gerekiyor(du)”.

Ne var ki tam tersi oldu. “Bilinçsiz süreçlerin bilinçli yürütücüleri” olmaları gereken bazı solcular da içinde –yer yer başta- olmak üzere ‘sistem karşıtı’ geçinen bir çok isim, örgüt ya da çevre adeta saçmalama yarışına çıktılar. Önlerine gelen her spekülasyonun üzerine atlayıp akla-mantığa sığmayan hurafelerin rüzgarına kapıldılar. Bunlardan bazıları ortalık yarın bir gün yatışınca –muhtemelen- utanacakları, unutturmak için kimbilir hangi taklaları atacakları (Bazıları şimdiden “Ben alegori yaptım, siz anlamadınız” demeye başladı zaten) akıl almaz tez ve öneriler ileri sürebildi.

Her biri süreci sadece bugün görünen kimi yönlerinden ele almakla kalmayıp bunları da şimdiden kesinleşmiş sabitler olarak gören, öte yandan karşıt etken ve dinamikleri hiç hesaba katmayan bir tek yanlılıkla ve mekanik-doğrusal bir gelişme/hareket anlayışıyla ele alan bu ‘konjonktürel teorileri’ iki alt kategoriye ayırabiliriz: ‘Korkunun teorisini’ yapanlar ve ‘kendiliğindenci teoriler’.

Türkiye solunun kendisine hayranlığıyla ünlü isimlerinden Demir Küçükaydın’ın 24 Mart günü kişisel blogunda yayınladığı ve “Başta ordu olmak üzere, tüm polis, bekçi teşkilatları, diyanet memurları ve diğer memurları kısacası tüm devlet cihazını” ve burjuva muhalefet partilerini göreve çağıran “ Toplumsal Genel Bir Çöküşü ve Kaosu Önlemek” başlığını taşıyan yazısıyla Foucaultcu biyopolitika anlayışının takipçilerinden Agamben’in gereksiz yere abartıldığını düşündüğü basit bir grip salgınını hükümetlerin bahane olarak kullanması sonucu yaşayacağımızı iddia ettiği “büyüyen otoriterleşme tehlikesi’”korkusunu ve “Koronavirüs yeni bir dünya sistemi için araç mı?” diye soran Mustafa Peköz’ün 29 Mart günü sendika.org sitesinde yayınlanan dört başı mamur “komplo teorisi”ni birinci türün örnekleri olarak ele alacağız.

Koronavirüs salgının hem ortaya çıkış nedeni hem de bu kadar hızlı yayılıp bu denli öldürücü olmasıyla neoliberalizm arasındaki çıplak gözle görülebilecek kadar açık bağlantılardan hareketle artık hiç bir şeyin eskisi gibi kalamayacağı gerçeğini görerek bunun kendiliğinden sosyalizme yöneleceği hayaline kapılıp olanakla gerçekliği birbirine karıştıran yaklaşımlara ise “kendiliğindencilik” kapsamında göz atacağız. (*) (sürecek)

(*): Yaşadıkları korku ve paniğin de etkisiyle insanların kafalarındaki sorulara yanıt aramanın yanında ufuklarını açacak siyasal bir öncülük ve yönlendirme ihtiyacı içinde oldukları kritik bir tarihsel kavşakta sırf “farklı” görünmek amacıyla sahneye fırlayarak kendilerini bile ısıtamaz haldeyken herkesi “yakmaya” soyunan keskin solcu zıpırlıkları ise kaale almaya değmez buluyoruz.

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Ayrıca bak..

Close
Close