KADINManşet

Covid-19 ve kadına yönelik şiddet

Kadınların uğradıkları şiddet karşısında kendi dayanışma ve özsavunma sistemleri oluşturması daha bir önem kazanmaktadır.

Çiğdem Devran

Emperyalist-kapitalist ülkelerde Covid-19 salgını karşısında “Evde kal”, “Hayat eve sığar” çağrılarının ardından sağlık çalışanları ve temizlik işleri başta olmak üzere çalışan kadınların hiçbir güvenlik- sağlık önlemi olmaksızın zorunlu çalıştırılması olağanlaştırılmak istenmektedir. Oysa kadınlar, tıpkı diğer emekçiler gibi salgının birincil dereceden bulaşma riski altındalar. Kadınların diğer emekçilerden ayrışan yanı ise; çalışma yaşamı, ev içi emeğinin birkaç kat daha ağırlaşması virüs kapma riski üçgeninde olmalarıdır. Buna bir de erkek egemen virüsün saldırganlığı eklenmekte. Zaten gemi azıya almış erkek egemen zihniyet virüsü, eve kapanma koşullarında Covid-19’dan daha tehlikeli yayılmaktadır.

Salgının en yüksek seyrettiği ülkelerde kadına yönelik şiddet vakaları da buna paralel olarak artmaktadır. Emperyalist kapitalist sistemin sağlık sistemi başta olmak üzere bir bütün olarak geniş kesimler tarafından sorgulandığı, alternatiflere kafa yorulduğu mevcut durumda kadınların uğradıkları şiddet karşısında dayanışma sistemleri oluşturması daha bir önem kazanmaktadır.

Kadınlar yine işsizliğe ilk mahkum edilen, kapının önüne ilk konulan taburları oluşturmaktadır. Dışarı çıkmayanlar ise; ev içi emeğinin ağırlaştırılmış sömürüsüne eklemlenen psikolojik, fiziki, cinsel saldırılarla baş başadırlar.

Karantina günlerinde ev içi şiddet Türkiye‘de yüzde yüz artarken, her semtte, sokakta, kapalı bir kapının ardında bir kadının çığlığı boğulmaktadır adeta. Çokta uzun olmayan kısacık bir sürede (11-31 Mart tarihleri arasında) 29 kadın canından oldu. Hunharca katledildi. Tabii bunlar resmi rakamlar, buraya yansımayanları da düşündüğümüzde tablonun vehameti ortaya çıkmaktadır. 2018 yılında Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi gibi emperyalistlerin hizmetindeki bir kuruluş dahi “Evi, kadınlar için en tehlikeli yer” olarak nitelemişken, bir de bunu evlerden çıkamama koşullarında düşünürsek tablonun korkunçluğu düşünülebilir.

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu‘nun, rakamların soğuk diliyle açıklamalarına baktığımızda; bu süreçte kadınların yüzde 80’i fiziki şiddete uğramış. Yüzde 93’ü psikolojik şiddet, yüzde 78’i sığınma evlerine başvurmuş, komşuların kadına yönelik şiddet ihbarları yüzde 100 artmış. Polise başvurup hukuki destek alamayanların sayısı yüzde 93. Kaldı ki birçok kadının şikayette bulunmadığı, şu ya da bu biçimde toplu yaşamın olduğu sığınma evlerine virüs bulaşacak korkusuyla gitmek istemediği de bilinmektedir. Zira İstanbul başta olmak üzere kadın sığınma evlerinde 40 kişilik yerlere 80 kişi tıkıştırılmaktadır.

Virüsle anılan ülke Çin’de sokağa çıkma yasakları sırasında kadına ve çocuğa yönelik şiddetin arttığını hemen her gün kadın kurumları açıklamakta. Pekin’deki bir kadın hakları örgütüne göre, karantina sırasında yardım kuruluşuna başvuran aile içi şiddet mağdurlarının sayısı üç kat arttı. Wuhan eyaletinde ise aile içi şiddet nedeniyle boşanmalar tavan yapmış durumda.
Kadının daha özgür olduğu yanılsaması yaratılan Avrupa ülkeleri ve diğer ülkelerde durum farklımıdır?! Sadece Fransa‘da ev içi şiddet yüzde 36 artmış. İngiltere‘de komşuların ihbarlarında yüzde 55 artış söz konusu. Almanya ve Fransa’da şiddete uğramış kadınları artık sığınma evleri kaldırmaz oldu. Buralar dolduğundan bazı oteller kadınlara ayrılmaya başlandı.

Dünyada olduğu gibi Avrupa’da da evde kal çağrılarının yapıldığı ve toplumun evlere kapandığı koronavirüs günlerinde erkeğin kadına yönelik şiddeti ve kadın katliamları daha da arttı. İtalya, İspanya, İsveç, Fransa, Almanya’da kadına yönelik erkek şiddetinin yükseldiğini resmi devlet kurumları açıklarken toplumsal patlama özelde de kadınların öfkesinden korkan Avrupa devletleri yetersiz “çözüm önerileri” sunmaktadır. Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner şiddet mağduru kadınların karakola gitmeden en yakın eczanelerden bildirimde bulunmalarını, boşalan otel odalarının bir kısmının şiddet mağdurlarına açılacağını müjdeledi!!!

İspanya devleti kadınların eczanelerde görevlilerden “maske 19” talep etmesi durumunda eczane çalışanlarının polise -gizli bir şekilde-, ev içi şiddet vakası bildiriminde bulunmasını sağlayacağını açıkladı. Ve bir çok Avrupa ülkesi de benzer yeterli olmayan “önlemler” aldılar. Örneğin kadını alıp sığınma evlerine götürmek, çocuklarıyla birlikte bütün yaşamını altüst etmek yerine şiddet uygulayan erkeği uzaklaştırmak neden akıllarına gelmez?!

Erkek egemen zihniyetin şiddet virüsünü her gün yeniden üreten kapitalist sistemde, bütün devletlerin hükümetleri, onların kadından, güvenlikten, adaletten sorumlu bakanlıkları, resmi kurumları kadına yönelik şiddet ve kadın katliamları karşısında bir yandan öfke patlamasının da altında kalmaktan korkmaktadırlar.

Devletin yanı sıra dini kurumların da cinsiyetçi iş bölümünü teşvik etmesiyle, kadınlar, eğitime ara veren çocukların eğitimi, çocuk ve yaşlı bakımı, temizlik, yemek işleri gibi , evde yaşayan bireylerin kolektif yapması gereken işlerin yükün de omuzlamak zorunda kalmaktadırlar. Psikolojik çöküntü yaratan bu ağır sorumluluklar arasına sıkıştırılmak istenmektedir kadınlarımız.

Avrupa’da da sağlık, gıda, yaşlı bakımı gibi zorunlu sektörlerde daha çok kadınlar çalışıyor. Covid-19 ile birlikte bu sektörlerde çalışan diğer emekçiler gibi kadın işçiler, emekçiler sağlıksız hallerde önlük, maske, eldiven, hijyen malzemelerinin yokluğu koşullarında çalışmaya devam ediyorlar. Zorunlu olmayan işkollarında üretim devam ediyor, çalışanlar ücretli izne çıkarılmıyor, çalışmayanlara ise maaşları ödenmediği için yoksulluğa terk ediliyorlar. Tüm bunlar kapitalizmin insanı değil kar hırsını yansıtan artık çıplak gözün gördüğü ve sorguladığı olgular haline geldi.

Emperyalistlerin yarattıkları savaş sonrası, kronik işsizlik ve kronik yoksulluk sonrası yaşamlarını sürdürebilecekleri daha “güvenli” bir yer bulabilmek için göç yollarına düşmek zorunda kalan mülteciler, kamplarda topluca yaşamak zorunda kalıyorlar. Kamplarda koronavirüs tehdidiyle iç içe yaşayan mültecilerin herbiri, hele de kadın ve çocuklar çok büyük risk altında yaşıyorlar. Normalde toplama kamplarından farklı olmayan mülteci kamplardaki kadınlardan ise ancak direniş yapılan yerler sayesinde haberimiz olabiliyor.

Bu vahim tablo karşısında meraklısı olanlar “Bu süreçten sonra emperyalist kapitalist ülkeler reformlar yapmak, sosyal devlet politikalarına dönmek zorunda kalabilirler” gibi fantastik tartışmalar yürütmeye devam etsinler. Tüm alanlarda olduğu gibi kadına karşı şiddet karşısında somutluk daha fazla somutluk isteyen tavırlar geliştirmek, toplumsallığın ancak ve ancak sosyalizmde olduğu propagandasını yükseltmek elzemdir.
Emperyalist kapitalist sistemin sağlık sistemi başta olmak üzere bir bütün olarak geniş kesimler tarafından sorgulandığı, alternatiflere kafa yorulduğu mevcut durumda kadınların uğradıkları yaygın ekonomik, psikolojik, cinsel, sınıfsal şiddet karşısında kendi dayanışma ve özsavunma sistemleri oluşturması daha bir önem kazanmaktadır.
Zira Covid-19 karşısında belirleyen devletler değil, toplumsal dayanışma olmuştur. Bu anlamda Covid-19 pandemisi en gelişkin toplumsallığı sağlayacağımız sosyalizmin haklılığını, bir dünya sistemi olarak gerekliliğinin de bir kez daha altını çizmiştir. Bu anlamda basit bir talepkarlık değil, söküp alınacak en doğal hakkımız olan şeyler için diyoruz ki;

– Başta kadınlar olmak üzere işçi ve emekçilere ücretli izin
– Evde bakılan hasta ve yaşlılar için ek ödeme yapılması
– İşgünü saati düşürülürken tam ücret ödenmesi
– Anne ve babalara bu süreçte tam ücretli çocuk, doğum ve bakım izni verilsin
– Kadınların ağırlıkta çalıştığı sağlık emekçilerine Covid-19 pandemisi sürecinde ek ödemeler yapılsın
– Hastahanelerde kalifiye eleman sayısı artırılırken tam ücretle çalışma saatleri kısaltılsın
Söküp alınacak talepler listesi çoğaltılabilir. Fakat şiddete uğrayan kadınlar karşısında yaratılan birçok toplumsal dayanışma örneği harmanlanarak zenginleştirilebilir. Kendi alo hatlarımızı her semt ve bölgede oluşturup kendi kadın savunma birimlerimizle maddi manevi desteğe gitmek bunların başında gelmektedir. Devlet kurumlarına “ALO” demek yerine kendi öz örgütlenmelerimize “Alo” diyerek birbirimizin omuz başlarında olmak, daha fazla olmak…

Daha fazlası

İlgili

Close