
Almanya’da 2000-2007 yılları arasında başta Türkiye kökenlilerin hedef alındığı seri cinayetler uzun süre karanlıkta bırakıldı
Dört Kasım, ırkçı faşit örgüt NSU’nun, Almanya’da 2000-2007 yılları arasında sekizi Türkiye, biri Yunanistan kökenli olmak üzere dokuz göçmeni ve bir polis memurunu katlettiğinin açığa çıkmasının 10. yılıydı. Bu nedenle birçok kentte eylemler düzenlendi. Güvenlik birimleri içindeki ırkçı örgütlenmelere dikkat çekildi. “Yüzyılın davası” olarak adlandırılan ve temmuz 2018’de biten NSU davasında adaletin yerini bulmadığı, güvenlik birimlerinde ırkçı örgütlenmelerin varlığını sürdürmeye devam ettiği dile getirildi.
Cinayetler karanlıkta bırakıldı. Çünkü; Alman basınında “dönerci cinayetleri” olarak adlandırıldı, polis ise kurbanların ailelerini şüpheli olarak sorguladı, haklarında uyuşturucu kaçakçılığı, namus cinayeti gibi iddialar ortaya atılarak hedef saptırıldı.
9 Eylül 2000’de Nürnberg’de, Ispartalı Çiçekçi Enver Şimşek’in katledilmesiyle başlayan ve 25 Nisan 2007’de Jenalı Polis Memuru Michele Kieserwetter’in katledilmesiyle devam eden seri cinayetlerin kim ya da kimler tarafından işlendiği yıllar boyunca belirsizliğini korumuştu. Özellikle göçmenler aynı Çeska 83 tabancasıyla katledildi.
4 Kasım 2011’de patlak veren skandal ise bu cinayetlerin arkasında aslında neo-Naziler tarafından kurulmuş, Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) adlı aşırı sağcı örgütün olduğunu ortaya çıkardı.
Almanya’da “terör örgütü” denilen NSU’nun iki üyesi Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt, başarısız bir banka soygununun ardından kaçtıkları karavanda intihar etti. Örgütün üçüncü üyesi Beate Zschaepe ise kaldıkları evi ateşe verdikten bir süre sonra polise teslim olmuştu.

Aynı günlerde Alman basınına, göçmen kuruluşlara, Türkiye’nin diplomatik temsilciliklerine gönderilen DVD’lerde, NSU adlı örgüt adına sekiz Türkiye kökenli, bir Yunan göçmen ve bir polisin öldürüldüğü cinayetler üstlenildi.
Basına sızan bilgiler, bu ırkı faşistlerin aslında 1990’lu yılların sonundan itibaren Alman iç istihbaratı tarafından takip edilen, istihbaratın muhbirleriyle temasta olan kişiler olduğunu ortaya koydu. Alman makamları NSU’yu kuran üç kişinin yıllar önce izlerini kaybettirdiklerini, bu örgütün kurulmasından ve cinayetlerden önceden haberdar olmadıklarını öne sürdü.
Ancak 4 Kasım 2011’deki skandalın hemen ardından Alman iç istihbarat teşkilatı BfV’nin muhbirlerle ilgili gizli dosyaları imha etmesi, daha sonra bazı makamların NSU cinayetleriyle ilgili raporlara 120 yıl gizlilik kararı alması, tartışmaları ve kuşkuları artırdı. Federal Savcılığa 11 Kasım 2011’de yapılan açıklama ile seri cinayetlerin “aşırı sağcılar” tarafından işlendiği nihayet sokağın gücüyle kabul etti. İki gün sonra ise NSU’dan söz edildi.

NSU devlet kurumları işbirliği hala karanlıkta
10. yılda, Almanya’nın güvenlik ve istihbarat teşkilatlarıyla Neonazi örgütlerin iç içeliği yapılan yüzlerce eyleme rağmen üzerinde durulmadı, açığa çıkartılmadı.
NSU davasının bitmesinden kısa bir süre sonra ortaya çıkan, “NSU 2.0” adına polis teşkilatıyla bağlantılı tehdit mektupları, polis ve ordu içindeki ırkçı hücrelerin varlığı ortaya saçılmaya başladı. Açıktan ırkçılık yapan bazı asker ve polislerin son yıllarda görevden alınması buz dağının sadece görünen yüzü.
Aynı şey 2005 yılında 36 yaşındaki Siera Leoneli sığınmacı Oury Jalloh’un Dessau’daki bir polis karakolunda “Kendisini yakarak intihar etti” denmesinde de yaşandı. Polis tarafından gözaltına alınarak karakola görülen sığınmacı yanarak kül olmuştu. Önceki gün yayımlanan yeni bilirkişi raporunda, Jalloh’un hücrede kendisini ateşe vererek intihar etmesinin mümkün olmadığı, ancak dışarıdan bir müdahaleyle ölmüş olabileceğine dikkat çekildi. Dışarıdan müdahaleyi yapan elbette polisten başkası olamaz.
Almanya, NSU’nun; ordu, emniyet ve istihbarattan başlayarak devlet içinde var olan bütün Neonazi örgütlenmeleriyle bağlantıları ortaya çıkartılamadıkça benzer cinayetler işlenmeye ve gizlenmeye devam edilecek. Bu nedenle devlet aygıtı içinde ve dışında var olan ırkçı faşit örgütlenmelere karşı daha güçlü bir mücadeleye ihtiyacımız var.



