DÜNYAManşet

İnsanlık ve Vicdan Krizi: Avrupa’nın Göç Politikalarındaki Çifte Standart

 

Hasan Dağ

Bu kamplarda kaybedilen hayatların, parçalanan ailelerin ve sessizce yok edilen umutların hesabı bir gün mutlaka sorulacaktır!

Bugün Avrupa’nın merkezinde, insan hakları ve demokrasi söylemleriyle dünyaya ders vermeye çalışan devletler, kendi kapılarının önünde yaşanan insanlık dramlarına gözlerini kapatıyor. Özellikle Almanya’nın göç ve iltica politikaları artık yalnızca bürokratik bir mesele değil vicdani ve insani bir çöküşün göstergesi hâline gelmiştir.

İnsanlar kendi ülkelerinde ölüm tehdidi, savaş, siyasi baskı, işkence, ayrımcılık ve adaletsizlik nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalıyor. Bir insan doğup büyüdüğü toprağı keyfinden bırakmaz. Kimse ailesini, geçmişini, dilini ve hayatını ardında bırakıp bilinmezliğe sürüklenmek istemez. İnsanlar Almanya’ya ve Avrupa’ya “orada hukuk vardır, insan hakları vardır, can güvenliği vardır” düşüncesiyle geliyor. Fakat karşılarında çoğu zaman güven değil aşağılanma, baskı, belirsizlik ve psikolojik yıkım buluyorlar.

Avrupa devletleri bir taraftan başka ülkelerin içişlerine müdahale ediyor, savaş politikalarının parçası oluyor, silah satışlarından ekonomik çıkar sağlıyor. Diğer taraftan o savaşların, krizlerin ve yıkımların mağduru olan insanları “yük” ilan ediyor. Sonra da çıkıp “göç krizi” diyerek suçun sorumluluğunu yine mağdurların üzerine yıkıyorlar. Oysa ortada bir göç krizinden ziyade insanlık ve vicdan krizi vardır.

Kamplarda yıllarca bekletilen insanlar sadece özgürlüklerinden değil umutlarından da mahrum bırakılıyor. Sürekli sınırdışı edilme tehdidiyle yaşamak, her gün ret korkusuyla uyanmak, ailelerin parçalanması, çocukların travmalar içinde büyümesi; bunların hiçbiri “hukuki prosedür” denilerek normalleştirilemez. Bu açık bir psikolojik yıpratma politikasıdır.

Bugün kamplarda yaşanan intiharların, depresyonların ve ruhsal çöküşlerin sorumlusu kimdir? Bir insanın yaşamına son verecek noktaya gelmesi tesadüf değildir. Bu insanlar sadece kâğıt üzerindeki dosya numaraları değildir. Herbiri bir hayat, bir aile, bir geçmiş ve bir gelecektir. İntihar eden insanların geride bıraktığı eşlerin, çocukların ve ailelerin yaşayacağı travmanın hesabını kim verecek? Çocukların yıllarca taşıyacağı korkuların ve psikolojik yaraların sorumluluğunu hangi kurum üstlenecek?

En büyük çelişkilerden biri ise şudur: Avrupa ülkeleri dünyaya demokrasi ve insan hakları dersi verirken, kendi uygulamalarındaki adaletsizlikleri görmezden geliyor. Başka ülkeleri insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştirenler sıra mültecilere, sığınmacılara ve göçmenlere geldiğinde aynı ilkeleri askıya alabiliyor. İnsan hakları sadece güçlüler için değil en savunmasız insanlar için anlam taşıdığında gerçektir.

Bizler zaten adaletsizlikten kaçtık. Zulümden, baskıdan ve hukuksuzluktan kurtulmak için geldik. Aynı baskıyı burada görmek insanın yalnızca bedenini değil ruhunu da tüketiyor. İnsanları korkuyla susturmaya, geri göndermekle tehdit ederek boyun eğdirmeye çalışmak, modern dünyanın ortasında kabul edilemez bir utançtır.

Bu kamplarda kaybedilen hayatların, parçalanan ailelerin ve sessizce yok edilen umutların hesabı bir gün mutlaka sorulacaktır! Çünkü insan hayatı hiçbir siyasi hesaplaşmadan, hiçbir sınır politikasından ve hiçbir devlet çıkarından daha değersiz değildir.

Daha fazlası

İlgili

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayrıca bak..

Close
Close