DÜNYAMAKALELERManşet

1 Mayıs’ı karşılarken…

Dünya proletaryası ve emekçi insanlık, 2019 1 Mayısı’nı, kapitalizmin biricik devrimci alternatifi olarak sosyalizme olan ihtiyacın büyüdüğü, barbarlık içinde yok oluş tehlikesinin ulaştığı büyüklük karşısında bu ihtiyacın yakıcı ve acil bir zorunluluk halini aldığı koşullarda karşılamaktadır

2019 1 Mayıs’ını, emperyalist kapitalist sistemin uzun süredir debelendiği yapısal krizin giderek ağırlaştığı koşullarda karşılıyoruz. Sistemin dünya düzleminde artık senkronize bir bütünlükle hareket edemediği, ideolojik-siyasi-kültürel-ekonomik bütünlük taşıyan yeni bir politika seti oluşturup uygulamaya koyamadığı bir tarihsel kesitteyiz.

Dünya işçi sınıfı ve ezilen halklar mücadelesinin örgütsüz niteliği bile onun yaşadığı kapsamlı ekonomik-siyasal krizin aşılmasını kolaylaştıramıyor. Buna karşın, sistemin yarattığı kapsamlı yıkıma ya da yeni yıkım politikalarına karşı dünyanın dört bir yanından kendiliğinden yükselen halk hareketlerinin örgütsüz de olsa sıklaşıp birbirini izler hale gelişine tanık oluyoruz.

Emperyalist kapitalist sistemin yapısal krizi, rekabet ve dalaşların keskinleşmesiyle iç içe geçerek artık kronik bir nitelik kazanan siyasal krizleri de ağırlaştırıyor. Siyasal krizler, bölgesel savaşlar, kışkırtılan iç savaşlar ve tüm bunların yarattığı insanlık yıkımlarıyla birleşiyor.

Tablonun diğer tarafındaysa dünya işçi ve emekçilerinin, ezilen halklarının bu yıkımlar karşısında geliştirdiği tutumlar var. Tüm sendelemelerine, örgütsüz olmanın yarattığı tüm zayıflık ve emeklemelerine rağmen “artık yeter!” demeye başlayan bu tutumlar giderek yaygınlaşıyor.

Bu tepki, Avrupa ülkelerinde karşımıza, kazanılmış hakların korunması mücadelesi ve klasik burjuva demokrasisi mekanizmalarının işletilmesi talebi olarak çıkıyor. Yer yer antikapitalist arayışları da içeren, hatta klasik burjuva demokrasisi yerine “doğrudan katılım” mekanizmalarının geliştirilmesi talepleriyle  birleşen özellikleriyle ama en önemlisi inatçılıklarıyla sistemin alışılmış yönetim tarzı ve mekanizmalarını görünür biçimde zorluyor, onu demir pençesini çıkarmaya mecbur ediyor. Dahası bu itiraz ve isyanların kalıcılaşmasının arayışlarını, uygun modellerin geliştirilmesini tetikliyor. Emekçi kitlelerin tepkileriyle burjuvazinin arayışları birbiriyle diyalektik bir bağlantı içerisinde gelişip yeni biçim ve yöntem arayışlarına süreklilik kazandırıyor.

Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi bu noktada çarpıcı bir örnektir. Devrimler, isyanlar ve ateşli siyasi arayışlar ülkesi Fransa, 21. yüzyılda, hem liberal budalalık tarafından fetişleştirilen burjuva demokrasisinin gerçek yüzünü açığa çıkaran hem de dünya işçi ve emekçilerinin gündemine sistemin sınırlarını zorlayan yeni arayışların tohumlarını atan öncü bir rol oynamaya adaydır. Almanya gibi, sosyal demokrasinin işçi ve emekçileri alabildiğine kötürümleştirdiği, temsili demokrasinin tüm hegemonik niteliğiyle kitleleri statik bir rıza çemberine sıkıştırabildiği, düşünsel-ruhsal dünyalarını-gündelik hayatlarını belirleyici olabildiği ülkelerde dahi ülkelerde etkisi giderek hissedilen kriz, siyasi istikrarsızlıklarla dile gelmekte, bu hal işçi ve emekçilerde de farklı arayışları, alışılmış statükoları zorlayan yönelimleri tetikleyebilmektedir.

Avrupa’nın özellikle Polonya gibi ucuz emek sömürüsü cenneti haline getirilmiş merkezleri (diğer Doğu Avrupa ülkeleri de buna dahildir) şimdilerde neoliberal vampirliğin doğurduğu sonuçlara karşı mücadele arayışlarına girildiğini hissettiren pratiklere sahne olabiliyor. İngiltere’de yaşanan çok yönlü ve çok katmanlı krizin, Brexit konusunda nasıl bir kördüğüme yol açtığını ya da çevre politikalarına karşı oluşan toplumsal tepkinin dahi militanlaşma eğiliminde kendisini nasıl dışa vurduğunu görüyor, izliyoruz.

Dünyanın Avrupası’nda bunlar olurken köhnemiş ABD’de Trump gibi bir soytarıda cisimleşen faşistleşme yönelimine karşı başını kadınların çektiği ve  değişik toplumsal kesimleri kapsayan bir hareket mayalanıyor. Burada da muhalefeti kesen genel ortak talep alışılmış temsili demokrasi ve onun işleyiş mekanizmalarının savunulması gibi görünse de sistemin sınırlarını zorlayan, kitlelerin karar süreçlerine katılması arayışı giderek güçleniyor. Faşistleşme yönelimi,  hareketi buna zorluyor.

Avrupa ve ABD’de neoliberal birikim modelinin keskinleştirdiği çelişkiler temelinde ona tepki olarak olarak ortaya çıkan arayış ve yönelimler,  kapitalist sistemin yüzlerce yıllık geçmişi olan ve temsili demokrasi olarak tanımlanan siyasal yönetim biçimine sığmayacak özellik ve potansiyeller taşıyor. Bu hareketlerin hemen hepsinin kesiştiği nokta ise sınıfsal olarak karmaşık bir nitelik taşımalarıdır. Orta sınıflarla proletaryanın bir arada olduğu, proleter sınıf karakterinin bu heterojenlik içinde eridiği bu hareketler, bir yönüyle proletaryayı da alışılmış sendikal düzenin ve tepki biçimlerinin aşılmasına zorluyor. Sadece sendikal düzenin değil aynı zamanda alışılmış sol jargonun, örgütlenme biçimlerinin, bunlara dayanan kültür ve davranış biçimlerinin de sarsılmasını dayatıyor.

Avrupa ve ABD gibi emperyalist metropollerde bunlar olurken, onların dünya halklarına dayattıkları klasik rejimler, sömürü ve baskı mekanizmaları da devrimsel başkaldırılarla sarsılıyor. 2011’den başlayarak devam eden, sayısız iniş çıkışla da olsa varlığını koruyan bu arayışların son halkası Sudan’daki sefalete, diktatörün baskı ve zulüm rejimine karşı boy veren “devrim” oldu. Yine “Arap Baharı”nın fitilini ateşleyen Cezayir halkının, daha önce elinden çalınan “devrimine” sahip çıkmaktaki ısrarının diktatörü defetmekle sonuçlanması da bu yönelimin nasıl bir süreklilik kazandığının, bastırılmış gibi görünen yerlerde bile aslında alttan alta işleyen bir dinamik olarak varlığını koruduğunun göstergesidir.

Devasa proleterleşme dalgası içinde kapitalizmle sadece yeniden üretim temelinde değil aynı zamanda doğrudan üretimin bir parçası olarak da ilişkilenen kadın kitlelerinden gelecek beklentisini kaybetmiş ve her geçen gün daha fazla proleterleşen gençliğe, tarihsel kazanımlarını bir bir kaybeden ve artık elinde kalanları da vermeye zorlanan işçi sınıfından dev tarım tekellerinin denetimi altında fiilen proleterleştirilen köylülüğe kadar hemen tüm toplumsal katman ve kesimleri kapsayan bu hareketler, 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde kendilerine yol açmaya devam ediyorlar. Hemen hepsi ilk adımlarını sistemin onlarca yıllık alışkanlıklarıyla atmış olsa bile mevcut koşullar içinde bu statükoları yıkmaya zorlanan bir karakter kazanıyorlar. Kapitalist sistemin mevcut krizi, onu eski biçimlerle yönetememeye sürüklerken, karşısında gelişen hareketler de mevcut-alışılmış olanı yıkmaya zorunlu hale geliyorlar.

Türkiye’de olup bitenler de bu bütünlüğün parçası olarak yaşanıyor. Lakin Türkiye’deki toplumsal muhalefetin kendilerini “Marksist” olarak tanımlayan kesimleri içinde bile bu gerçeğin kavranışı çok zayıf. Korkunç bir sığlıkla her şey hala sanki sadece Türkiye’de yaşanan, “Türkiye’ye özgü bir durum” olarak görülüp daha da vahim bir yüzeysellikle Tayyip Erdoğan’a bağlanabiliyor. Bu yüzeysellikte bir dönem kavrayışı ve “muhalefet” anlayışı, ilkelere dayalı stratejik bir perspektif ışığında hareket etmek yerine günlük dalgalanmalara dayalı, her an her yöne savrulabilen, ölçüsüz coşkularla koyu umutsuzluk arasında salınıp duran kişiliksiz bir muhalefet tarzı ve güvenilmez bir ruh hali üretiyor.

Yaşadıklarımızın dünya-tarihsel bir sistem krizinin Türkiye özgülündeki tezahürü olduğu yani genel sistem kriziyle olan bağlantısı, Trump Amerikası’ndan Macron Fransası’na, Avrupa’nın göbeğinde boy gösteren Orban, Duda ya da Salvini gibilerin iktidarlarından Hindistan’daki Modi ya da Filipinler’in Tayyip’i Dutarte’ye, Brezilya’da Bolsonaro’dan Venezuela’da göstere göstere yürütülen darbe sürecine kadar kafamızı nereye çevirsek aynı çıplaklıkta karşımıza çıkıyor. Sistem krizinin ağırlığı/şiddeti ise, yerel yönetimler meselesinin bile  “ülkenin beka sorunu” haline getirilişinde, öncesinde ve sonrasında sergilenen saldırganlığın ölçüsüzlüğü biçiminde karşımıza çıkıyor.

Yaşadığımız dönem, alışılmış ölçütler içerisinde düşünmeyi adeta imkansız kılıyor. Halen bu ölçütlerle düşünenler bu yüzden her defasında büyük bir şaşkınlık yaşıyor, arkasından derin bir umutsuzluğa sürükleniyor. Mevcut siyasi özneler de (burjuva muhalefeti ve kendisini giderek onunla aynı eksende tanımlayan HDP de) eski alışkanlık ve kalıplarla hareket ettikleri oranda yerlerinde patinaj yapıyor, dahası aslında eski yer ve konumlarını da koruyamıyorlar. AKP-MHP faşist blokunun seçimlerin arkasından haftalardır oynadıkları oyunların hem şaşkınlıkla seyredilmesi hem de halen eski “temsili demokrasinin” alışılmış ölçütleriyle tepki vermenin dışına çıkılamaması bunun tipik ifadesidir. Ona her defasında hukukun hatırlatılması, “bunu yapamazsınız” demenin ötesine geçilememesi, gitmekte olanı görememek olduğu gibi kendisini de gelmekte olana hazırlayamamış en azından bunun yönelimine girilememiş olmak demektir. Dönemin farkının farkında olunmaması sadece korkunç bir tutuculuk ve tutukluk yaratmakla kalmıyor, hiç olmazsa yaşananlardan ders alınmasını da  önlüyor. Genel oy hakkının artık geçerli olmadığının fiilen ilan edildiği 7 Haziran seçimlerinin arkasından sergilenen “istikşafi görüşmeler” oyalamacasının bir benzeri 31 Mart seçimlerinin arkasından da sahneleniyor. Ama hala aynı aymazlık ve aynı iradesizlikle süreç resmen seyrediliyor.

Oysa her şey çok net: Burjuvazi ve onun ekonomi politikaları, siyasi ve kültürel hegemonyası kısacası bir bütün olarak alışılmış sistem ve modelleri iflas etmiştir. Mevcut krizin ağırlığı altında o da yolunu bulmakta zorlanmakta, tam da bu nedenle eski alışkanlıklarını, kitleler üzerinde hegemonya ve rıza üretmek için kullandığı eski model ve siyasal biçimleri terketmek zorunda kalmakta, yerine ise hiç bir kural ve değer tanımadığı derme çatma diktatörlükler inşa etmektedir!..

Yeni bir emperyalist savaş tehlikesi dahil herbiri birbirinden zorba ve pervasız diktatörlük yönetimlerinin evrensel model haline geldiği tarihin  bu evresinin içerdiği tehlikeler kadar fırsatları da görerek buna uygun bir konumlanış gösterebilmek için önce bugünün gerçekliği bilince çıkarılmak zorundadır. Fakat başkalarının ya da olayların peşinden sürüklenmekten kurtulamayan oportünist bir gerçekçilikten farklı olarak bu gerçekçiliği devrimci bir rüyaya bağlamak da aynı ölçüde zorunludur.  Bundan 30-40 yıl önce “tarihin sonu”nu ilan edecek kadar şişkin bir özgüvenle hareket eden neo liberalizmin balonu bugün nasıl patlamışsa, bu dönemin türevleri olan sosyalizm düşmanı bütün  sınıftan kaçış teorileri de benzer bir iflasın içinde ya da eşiğindedir.

Tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak kapitalizmin insanlığı, doğayı ve evreni getirdiği nokta, karşı karşıya bıraktığı tehlikeler artık çıplak gözle görülebilecek kadar açıktır. Biri yatışır gibi olurken diğeri patlak veren dünyadaki isyanlar ve kitle hareketleri de zaten bu gerçeğin bir sonucudur. Diğer yandan yine bizzat bu hareketlerin yaşadıkları tıkanmalardan da çıkan bir sonuç olarak kapitalizmin bazı sonuçlarına karşı çıkmakla yetinen, içerdiği bütün haklı ve ilerici yön ve potansiyellere karşın ufku sadece kimi sosyal, siyasal, kültürel ya da cinsel eşitsizliklere karşı çıkmakla sınırlı kimlik siyasetleri ve stratejilerle yol almanın imkanları da giderek daralmaktadır. Kapitalizmin geldiği nokta, onu her bakımdan aşacak bütünsel bir alternatifin zorunluluğunu dayatmaktadır. Bu bütünsel alternatif, proletarya sosyalizmidir!..

Dünya proletaryası ve emekçi insanlık, 2019 1 Mayısı’nı, kapitalizmin biricik devrimci alternatifi olarak sosyalizme olan ihtiyacın büyüdüğü, barbarlık içinde yok oluş tehlikesinin ulaştığı büyüklük karşısında bu ihtiyacın yakıcı ve acil bir zorunluluk halini aldığı koşullarda karşılamaktadır.

2019 1 Mayıs’ı, dünyada ve Türkiye’de, devrim ve sosyalizm yolunda bir atılım olanağı olarak değerlendirilmek zorundadır!

Yaşasın 1 Mayıs!

Bıji Yek Gulan!

Krize karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm!

21. yüzyıla sosyalizmi yazacağız!

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Ayrıca bak..

Close
Close