İŞÇİ SINIFIManşet

IG-BAU Duisburg Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi ve işçi temsilcisi Süleyman Gürcan’la TİS’leri konuştuk

ATİK Eşbaşkanı Süleyman Gürcan ile pandemi süreci ve Almanya’da TİS sözleşmeleri üzerine konuştuk.

Süleyman Gürcan aynı zamanda, IG-BAU (İnşaat, Tarım ve Doğa Sendikası) Duisburg Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi, çalıştığı işletmede işçi temsilcisidir.

Yaşanacak Dünya: Alman devleti ve tekelleri, salgın sürecinde yaşanan krizinin sorumlusu kendileri oldukları halde suçu pandemiye attılar. Pandemi, tekelleri fonlamanın bahanesine dönüştürüldü. Alman devleti, hizmetinde olduğu kapitalistlere 1,8 trilyon euro destek paketi açıkladı.

Salgın riskine rağmen işçi ve emekçiler çalışmaya zorlanıyorlar. Sanki koronavirüs işçileri etkilemiyormuş gibi… Bu yüzdendir ki, fabrikalar salgının merkezleri haline gelmiş bulunuyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Süleyman Gürcan: Korona virüs ortaya çıkmasıyla birlikte, hızlı bir şekilde yayıldı. Almanya’da da aynı şekilde virüs yaygınlaşınca birçok konuda kısıtlanmalara gidildi. Bireysel olarak insanların her alanda etkilendiği bu kısıtlanmalara gidilirken işletmeler -bundan hiçbir şekilde etkilenmeyerek- üretimlerine devam ettiler. Virüsün yaygınlaşmaması için temel ihtiyaçları üreten fabrikalar hariç tüm işletmelerin kapatılması talepleri hiçbir şekilde dikkate alınmadan üretime devam edildi.

Aynı bantlarda, aynı işyerlerinde yan yana çalışan işçiler doğallığında hızlı bir şekilde virüsün bulaşmasında da etkin olmuşlardı. Özellikle ilk dönemlerde Pandemi’den kaynaklı hiçbir önlemde alınmamıştı. Daha sonrasında işçilerin, işçi temsilcilerin ve sendikaların zorlamasıyla pandemi planları oluşturulmaya başlandı.

Sorunuzda belirttiğiniz gibi, bir yandan işletmelerde hiçbir şey olmamış gibi üretime devam edilirken diğer taraftan da devlet kasalarındaki milyarlarca para büyük tekellere sunuldu. Buradaki amaç, tekelleri “kurtarmak” değil, tekellerin uluslararası pazarda rekabet gücünü arttırmak için onları mali olarak beslemekti. Yani krizi fırsata çevirerek ulusal tekelleri uluslararası arenada güçlü kılıp, rekabet gücünü arttırmaktı amaç. Örneğin; halk virüsten korunmak için takacağı bir maske bulunmazken, tekellere milyarlar aktarıldı. Bu milyarlarda işçi ve emekçiler hiçbir şekilde yararlanamadılar.

Tam tersine milyonlarca işçi ücretlerinin yüzde 30 civarında kayıpla işçi bulma kurumlarına yazılmak zorunda kaldılar. Özellikle de modern kölelik dediğimiz kiralık işçiler ve minijob olarak çalışanlar bu dönemde en yoğun etkilenenler oldu.

Yaşanacak Dünya: Kapitalistler, gündemdeki metal işkolu toplu sözleşmesi sürecinde de salgın bahanesine sarılıyorlar. Metal işkolunda işveren neler istiyor? Örneğin, yeni sözleşme için işkolunda haftada 5 gün 7’şer saat çalışma yerine, 4 gün 7’şer saat çalışma gibi “cazip” bir öneri, sadece ücretleri düşürmek için kullanılıyor.

Süleyman Gürcan: Almanya’da bu yıl birçok işletmede toplum sözleşme dönemidir. Bunların başında milyonlarca işçiyi etkileyecek metal işkolunun iki bölümü gelmektedir. Bunlardan birisi metal ve elektro branşı diğeri ise demir çelik branşıdır. Metal ve elektro işkolunda daha çok araç üreticileri ve onun tedarikçisi elektronik makinalar üreten şirketler bunların başında gelmektedir. Yani 3,8 milyon işçiyi kapsayan bir branştan bahsediyoruz. Artı bir o kadar sayıda işçiyi ilgilendiren demir çelik iş kolu… Ayrıca bu işkollarında çalışan ve milyonlarca işçiyi ilgilendiren taşeron işçilerin birçoğu açısından da bu yıl toplum sözleşme pazarlıklarının yapıldığı bir yıldır.

İşverenlerin ne istediği meselesi çok açık. Pandemi sürecinin başladığı 2020 yılının Mart ayında Almanya Hükümeti işverenler temsilcileri ve sendika yöneticileriyle yaptığı görüşmede, süreç sona erene kadar toplu sözleşmelerin sıfır zamla sonuçlanmasını ilişkin karar aldılar ve bunun sonucunda da 2020 yılında yapılan tüm toplu sözleşmeler sıfır zamla sonuçlandı. Devamında, bu yıl da aynı şekilde sıfır zamla sonuçlanması tüm işverenlerin esas hedefidir. Bunu Genel Metal İşletmeler Birliği şefi, Stefan Wolf “yürüyen toplu sözleşme turunda verecek bir şeyin olmadığının bilinmesi gerekiyor” diyerek açık bir şekilde niyetlerini ortaya koymuştur.

Sendikaların talepleri de daha çok işletmelerde çalışanların iş güvencesi üzerinden şekillenen istemleri ve yüzde 4 zam talepleri olmuştur. Ayrıca çalışma saatlerinin ve günlerinin kısıtlanması… İki işkolunda da yürüyen toplu sözleşmelerde bunlar talep edilmektedir.

Birçok ülkede olduğu gibi, Almanya’da da 1990 yıllarından itibaren tam ücret karşılığında 6 saatlik işgünü talebi işçiler içerisinde tartışılan bir konudur. Sendika önderlikleri de alttan gelen baskıyı görerek bu talepleri bir şekilde revize etmeye çalışmaktadırlar. Bu dönemde de bu daha çok gündeme geldi. Sendikaların talepleri içerisinde yer alan günde 7 saat ve haftada 4 gün çalışma istemi de bunun bir parçasıdır. Yani sendikalar bu istemlerini tam ücret karşılığında talep etmemektedirler, tam tersi daha çok esnek çalışmayı içeren ve işçilerin ücretlerinde yoğun kayıplarının olacağı bir taleptir.

İşyerlerinin güvence altına alınması karşılığında birçok işletmede işçi çıkarmaya göz yuman ve hatta bu konuda sözleşmeler yapan bir sendikal anlayışla karşı karşıyayız. Bunun sonucudur ki iş saatlerini kısıtlanması ve çalışma günlerinin azaltılması tartışması (önerisi) yürütülürken, aynı zamanda gizli bir şekilde işçilerin yılda bir aldıkları izin ve yılbaşı ikramiyelerinin de kısıtlanmasına ilişkinde pazarlık sürdürmektedirler.

Bu, Avrupa çapında yürüyen bir saldırıdır. Önceki sene Avusturya’da günlük 12 saat ve esnek çalışma olarak kararlaştırıldı. Aynı karar Fransa’da da çıkarılmak istendi, fakat işçilerin direnişiyle karşılaşınca geri adım atıldı. Şimdi bu dönemde Almanya’da farklı bir şekilde hayata geçiriliyor. Eğer bu karar hayata geçirilirse, işçi ve emekçilerin yoğun ücret kaybı olacaktır. Yani dolaylı bir şekilde hedeflenen sıfır zam uygulanmış olacaktır.

Tabii ki bizler tekniğin bu kadar gelişkin olduğu bu dönemde çalışma günleri ve saatlerinin azaltılmasını savunmalı ve bunun için mücadele etmeliyiz. Bunu savunurken, tam ücret karşılığında günde 6 saat ve hafta da 30 saat çalışmayı sloganlaştırmalıyız. Tam ücret ödenmediği müddetçe buna karşı çıkmalıyız.

Yaşanacak Dünya: 6 milyon işçinin kısa çalışma içerisindedir. Bu işçilerin önemli bir bölümünün işsizler ordusuna katılacağı aşikar. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Süleyman Gürcan: Almanya’da 3 milyona varan safi işsizlik var son rakamlara göre. Bununla birlikte kaydedilmeyen bir işsizler ordusu var. Bir yıllık süreçte sadece yaklaşık 837 bin minijop işinde çalışan işçi işiz kalmıştır. Bunlar hiçbir şekilde yardım almamaktadır.

Sorunuzda belirttiğiniz gibi bunlara ek olarak 6 milyonu aşan kısa çalışma sürecinde olan işçilerin de bir bölümünün işsizler ordusuna katılmaları an meselesidir. Çünkü kısa çalışma süreci Almanya’da toplamda 24 aya kadar uygulanmaktadır. Sonrasında ya tam süreli çalışacaksınız ya da işsizler ordusuna katılacaksınız. Büyük bir ihtimalle bunların önemli bir kısmı işsizler ordusuna katılacaktır.

Yaşanacak Dünya: Sendikaların tavrı her dönem olduğu gibi… nasıl değerlendiriyorsunuz?

Süleyman Gürcan: Sendikalara ilişkin Alman işçi sınıfı içinde çok yoğun söylenen bir söz var “sendikalar işçilerin satıcıları oldular” Aslında bu söz, sendikalara ilişkin düşüncemi çok iyi ifade ediyor. Yani ben sendikanın bir şubesinde yönetim kurulu üyesi olsam da işçi temsilcisi olsam da gerçek olan bu sözlerdir. Almanya’da işçi sendikaları, emperyalist sistemin kendisini yeniden reorganize etmesiyle birlikte onlar da sürece ayak uydurmuşlardır.

Sendikalar, sistemin içinde bulunduğu krizi işçi sınıfının lehine değerlendirip yeni haklar talep etmek yerine tamamen sistemin çıkarları için işçi ve emekçilerin haklarını manipüle etmek üzerinden bir yönelime girmişlerdir. Bu da Alman işçi sınıfının baş belası olan sosyal diyalog politikasından kaynaklanmaktadır. Yani sorunların çözümünü sisteme karşı mücadele etmekten çok sistem içi kısmı çözümlerden aramaktadırlar. Bu da onları sistemin koltuk değneği haline getirmektedir.

Tabii ki burada sendikaların işçi sınıfının öz örgütlülükleri olduğunu da unutmamak gerekiyor. Eğer Almanya’da sendikalar bu hale geldiyse, burada Alman işçi sınıfının öncülerinin de kendisini sorgulaması gerekiyor.

Yaşanacak Dünya: Bizler, yani devrimci demokrat, sınıftan ve emekten yana insanlar genel bir propagandanın ötesinde neler yapabiliriz ve yapmalıyız?

Süleyman Gürcan: Emperyalist sistem gelinen aşamada altın çağını geride bırakmış ve bir kriz sarmalının içine girmiştir. 2008’de derinleşen krizi kısmi önlemlerle atlatan sistemin bunu atlatmasının artık çok da kolay olmayacağını bilmeliyiz. Yani doğası gereği kriz sarmalında çürüyen bir sistem ve ona karşı mücadele etmesi gerekenlerden, bir sınıftan bahsediyoruz. Bizler işçi sınıfı içerisinde örgütlü bir güç olduğumuzda, doğru bir çizgiyle hareket ettiğimizde sisteme karşı mücadelede kazanımlar elde edebiliriz.

Bunu yaparken, tabii ki kaba materyalist bir şekilde, genel propagandadan öteye işçi sınıfı içerisinde örgütlü bir çalışmayla başarı elde edebiliriz. Özellikle toplu sözleşme süreçleri işçi ve emekçilerin algılarının çok açık olduğu süreçlerdir. Bundandır ki bu dönemleri iyi değerlendirmeli, yapılan eylemlerde aktif yer alarak onlardan öğrenmeliyiz. Yani ilk önce onların öğrencisi olmalı, öğrenmeliyiz ki onlara önderlik yapabilelim.

Yaşanacak Dünya: Bizim sorularımız dışında sizin eklemek istedikleriniz var mı?

Süleyman Gürcan: Almanya’da yerliler ve göçmenler olarak toplumsal muhalefetin bir parçası olan bizler, sınıf içinde örgütlendiğimizde kazanacağımız büyük bir dünya var. Bu kazanımlarımızı geliştirmek ve güçlendirmek için ortak mücadeleyi büyütelim.

Yaşanacak Dünya:Teşekkür ederiz

Süleyman Gürcan: Ben teşekkür ederim

Daha fazlası

İlgili

Close