MAKALELERManşet

Bir virüsün akla düşürdükleri

Birbirimizle ortaklaştığımız kaygılarımız, korkularımız değil sadece. Dilini hiç bilmediğimiz emekçilerin korkudan doğan başkaldırışı, isyanı, bir araya geldikçe, dayanıştıkça artan umudumuz, örgütlenişimiz en büyük ortaklığımız.

Gülenay Eren

Gecenin üçü… Parlayan yıldızları, güneşten aldığı ışığı tüm naifliğiyle yansıtan ayın, bir apartman dairesinden gelen caz müziğinin, ocakta fokurdayan çayın gecesi. Gecenin bir yarısı son ses müzik dinleyen komşuyu ihbar eden nedense olmamış diye sorgulamıyorum.

Dört duvar arasına gönüllü hapsolmuş insanların ruhları, boş kalmış loş sokaklara inat sessizliğin seslerini bağrına basıyor bu gece.

Gözün görmediği, nerede olduğunu bilmediğin, canlı bile olmayan, kendi ellerini, gözlerini, burnunu dahi “düşmanına” dönüştüren, en sevdiklerine bile zarar verebilen mikro bir virüsün sadece bedensel değil yavaş yavaş ruhsal tutsaklarıyız biz. Prensinden devlet başkanına, en afilli sporcusundan bir günde milyonları cebine indiren “sanatçı”lara kısacası herkese racon kesecek kadar güçlü. Sınıf farkı yok, dil ,din, ırk farkı yok.

Mesafe farkına azami dikkat gösteren yüzlerce insan, yılın ilk güneşli gününü dakikalara sıkıştırarak olsa bile şehrin parklarındaydı bugün. Her şeye rağmen tebessüm eden yüzler, dingin bakan gözler, telaşsız, sessiz, tedirgin adımlarla… Filizlenen çiçeklerin, yağmur sonrası toprağın kekremsi kokusunun insanın tüm hücrelerini uyaran kokusuna rağmen nefesimin kesilmesi, göğsümü yumruklama arzusu…

Hemen önümde epeyce yaşlı, nefesi kesilmiş, parkın korkuluklarına yaslanmış bir bey amca; bir kaç adım ötesinde sevecen ama bir o kadar ürkek, belki de babası olan bu adama bakan bir çift göz. Beynimin içinde zonklayan, yıllar önce altını çizerek okuduģum Veba kitabının sözleri: “…İnsanın sevdiğinden ayrılması gibi bireysel bir duygu, birdenbire, ilk haftadan başlayarak tüm bir halkın duygusuna dönüştü”. “Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, sessizliğe”. “Bu sessizlik aynı anda sadece kıymetlilerini kaybetme korkusu değildir, yarım bırakacakları hayallerinin hayatlarının değil de, yarım bırakacakları sevdiklerinin yaşayacağı ızdırabın sesizliğidir”. En saf, en ilkel yansımasıyla, tüm ideolojilerden, inançlardan, sınıflardan muaf katıksız insanın anadan üryan hali.

“Çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim” der Camus Veba kitabında. Bu sözleri ne çok paylaşıldı sosyal medya mecrasında. Ama aynı kitabında “Ve gerçekte yeryüzünde bir çocuğun acısından, o acının beraberinde getirdiği nefretten ve bunu açıklamak için aranacak nedenlerden daha önemli hiçbir şey yoktu” diye yazmıştı Camus. Mikrovirüsün çocukların ciğerlerine savaş açarak boğmaması, dünyanın en masum varlıklarına karşı zayıflığı ne çok yazılıp çizildi. Adaletine methiyeler dizilen bu virüs gerçekten adaleti mi getirdi dünyaya?

Beynime kazınan görüntüler, sesler üşüşüyor uykusuz geceme. Camın arkasından oğluna elini uzatmaya çalışan doktorun gözyaşları, çocuğun hırçın bağırışları. Fatih Terim’in kızının lüks hastane odasında karantinaya alınan babasına dokunamamasının, görememesinin kızgınlığıyla TFF ye attığı “Allah belanızı versin” twiti. İşçi babası kapıdan çıkmasın diye çekiştiren minik kızın “Sen virüs olma ben bişey al demicem, yemek de istemem” yakarışı. Akıllı villalarının havuz başında dekoltelilerin “Evde kal!” çağrıları. Sabiha Gökçen Havaalanı’nda haksız hukuksuz işten çıkarılan temizlik işçilerinin “Virüsten değil açlıktan öldürecekler çoluk çocuğumuzu” isyanı. Ekvador yoksullarının ana-babalarının evlatlarının cesetlerini çöp poşetlerine koyarak sokağa terketmek zorunda kalışları. İspanya’da bir başlarına bırakılıp ölüme terkedilen huzurevi sakinlerinin günler sonra bulunan cansız bedenleri. Nefsinden feragat edemeyen şaklabanların evde kebap partisi. Brezilyanın “Ya iş ve aş ya virüs” diyen yoksullarına mafya babalarının güçlü olduğu bölgelerde sokağa çıkma yasağı koyması. Zorlu Holding başkanının sırıtkan fotosunun altına döşenmiş başlık “Üretmeye devam Türkiyem”. Güney İtalya’nın açlıkla sınanan yoksullarına karşı sokağa indirilen İtalyan ve Rus askerleri. “Milletin … koyacağız” diyen Cengizlerin sürekli sıfırlanan vergi borçlarını Recep’e bağış yaparak  eksiye düşürmesi. Bugün halka kaşıkla, büyük firmalara buldozer kepçesiyle dağıttıkları yardımları. “Kemerleri sıkmak zorunda olduğumuz zor bir süreç bizi bekliyor” diyen Alman Ekonomi Bakanı’nın kaşıkla verdiklerimizi kepçeyle geri alacağız mesajını vermesi. “Biz dünyanın en güçlüsüyüz, teknolojik ve askeri gücümüzle kimse yarışamaz, akıllı füzelerimiz, nükleer bombalarımız… var” diye her fırsatta caka satan sözde büyük devletlerin maske korsanlığıyla paçavraya dönen karizmaları. Kendi halkından para dilenen asrın liderinin “şahsım’ın prestiji” için dünyanın dört bir yanına gönderdiği milyarlar, bağışladığı medikal cihazlar, filtreli maskeler…

70’ini geçkin Prens Charles “Elizabeth’ten tacı devralmadan can vermem” dedi virüsü alt etti. Fatih Terim, Monako prensi, ABD’li diplomatlar, Kanada başbakanının eşi… mikro virüsü güçlü bağışık sistemleri ve kişiye özel muntazam tıbbi yardımlarla altettiler. Hiç kimse virüs nedeniyle ölmesin tabii ki. Ama ekmek parasıyla sağlığı arasında kalanlar, Diyanet İşleri Başkanı’nın dahiyane “Akşam pazarı yapın” önerisine kulak verenler, ayda 250 gramdan fazla kıyma yiyemeyenler, ejder smoothieyi höpürdeterek içemeyenler, ekmek arası ıspanağa talim edenler virüsü alt edemediler. 16 inşaat işçisi virüsten, 97’si iş cinayetlerinden öldü. “Eyyy IBAN edenler” diye twit atanlar derdest edilip tecavüzcülerin ve bilumum sapığın boşaltacağı hücrelere, koğuşlara tıkıldı. Gezi’de halkı gaza boğup katledenlere duble maaş verildi. “Koruyucu malzeme verilmiyor, devlet gerekli önlemleri almıyor” diyen sağlık emekçileri ihraç edildi. 15 Temmuz’da donuyla tank durdurduk diyenler “Gazi” ilan edilip maaş verildi, hayat kurtarmaya çalışırken virüs kapan hatta ölen prof.lara, doktorlara, hemşirelere “Sizin de sorumluluğunuz var” denilip maaşları kesildi.

“İnsanların umutsuzluğa alışması, umutsuzluktan da beterdir” demiş Camus.

Dünya genelinde ölüm oranı yüzde 5′ lerde. Covid-19′ un adaletine mi bağlı yaşam? Öldüren sadece virüs mü? Veba, cüzzam, İspanyol gribi, Sars, Mers, Ebola… geçti dünyadan. Çaresizliğe terk edilmiş mültecileri unutmayan, onları temsilen Avrupa’nın sokaklarına-caddelere ayakkabı bırakanlar, pankart asanlar var. Bangladeş’te gerekli önlemler alınmadığı ve ekipmanlar verilmediği için greve gidenler var. Fransa’da ölümüne çalışan ama “İktidarın, para babalarının kölesi değiliz!” diyen sağlıkçılar var. Fabrikalar kapanmayınca iş bırakan yığınlarca işçi, tüm yoksulluklarına ve yoksunluklarına rağmen dayanışan halklar var. Belki parça parça, dağınık ama dünyanın yüzde 60 gelirini elinde tutan 2 bin 400 sermaye sahibine karşı dünyanın geri kalanının içinden dipten gelen dalgaların sesleri var. Camus’ nün Veba kitabında, gettolara hapsedilmiş emekçilerin vebaya ve açlığa karşı tükenmeyen umudu, haykırışları hala var.

“Ya Ekmek ya Özgürlük!” Birbirimizle ortaklaştığımız kaygılarımız, korkularımız değil sadece. Milyonlarca ezileni bir araya getiren, dilini hiç bilmediğimiz emekçilerin korkudan doğan başkaldırışı, isyanı, bir araya geldikçe, dayanıştıkça artan umudumuz, örgütlenişimiz en büyük ortaklığımız.

Gece güne devriliyor, gökyüzü alabildiğine kızıl. “Bir gecenin içindeyim ve aydınlığı görmek istiyorum”.

“Beni virüs öldürmez, senin düzenin öldürür”diyen tır şoförünün sözleri geliyor aklıma ama en çok serbest bırakıldığında kendinden emin gülümseyen bir yüzle kaldırdığı sağ yumruğunun azameti.

Gün-aydın yeni gün!

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Ayrıca bak..

Close
Close