MAKALELERManşet

Bu oyuna ortak olunmamalı!

Bu oyuna ortak olunmamalı, kim bilir hangi yeni tuzakların kurulacağı 23 Haziran seçim aldatmacası boykot edilmelidir.

AKP-MHP faşist koalisyonu, İstanbul’da kaybettikleri seçimi zorbalıkla yok sayıp sandıktan çıkan halk iradesini çöpe attı. Daha önce 7 Haziran 2015 seçimlerinde yapılan gasp eylemi, bir kez daha tekrarlandı. ‘Temsili demokrasi’ denilen burjuva yönetim biçimlerinin tarihsel olarak rafa kaldırıldığı gerçeği, ancak bu kadar net anlatılabilirdi.

Arsızlıkta sınır tanımadan sahnelenen icraat, bu faşist koalisyonun sandık yoluyla geriletilip, yenileceğini düşünmenin ham hayal olduğunun altının bir kez daha kalınca çizilmesidir!..

‘Temsili demokrasi’nin miadı çoktan doldu!

Halen bu gerçeği görmemekte ısrar etmek ve faşizmin bu biçiminin karşısına miadı çoktan dolmuş ‘temsili demokrasi’yi alternatif olarak koyup, olup biteni mevcut iktidar koalisyonunun siyasi hırsları içinden okumak affedilmez bir siyasi aymazlıktır.

Kitlelerin, sandığın faşist rejim ya da genel olarak kapitalist düzen içinde nasıl bir anlam taşıdığı konusunda defalarca yinelenen hayal kırıklıklarıyla oluşan deneyim ve birikimlerinin, hafızasının, aynı biçimin ısrarla dayatılmasıyla ufuksuzlaştırılması, karmaşıklaştırılmasına ortak olmak olsa olsa düzen siyasetçilerinin işi olur.

Tarihsel gerçeği görmeyip ısrarla “sandığı” işaret etmek ve halkın iradesinin sınandığı sahici aracın sandık olduğunu vazetmenin, burjuva demokrasisiyle şekilsel bağları dahi çoktandır kalmamış olan faşist tek adam diktatörlüğünün meşruiyet görüntüsü yaratma oyununa ortak olmak dışında bir anlamı yoktur.

Kürtler yine turnusol!

Ki bunu vazedenlerin samimiyet sınavından geçemedikleri başka bir alan da Kürt halkına dönük tutumları oldu. Böylesi bir faşist saldırganlık karşısında ‘faşizme karşı birleşik mücadele’yi savunduklarını iddia edenlerin kalkıp Kürtleri hedefe çakmaları ‘faşizmden’ ve ‘birleşik mücadeleden’ ne anladıklarını da bir kez daha gösterdi. Ki bu kesimler, şimdiye kadar gaspedilen HDP belediyeleri için kılını kıpırdatmayarak da hem bugünkü gaspın davetiyesini çıkarmış hem de o sınavdan geçememişlerdi. Şimdi de işi gücü bırakıp bir kez daha Kürtleri hedefe çakmaları ve akıl almaz hakaretlere, saldırılara girişmeleriyle bu topraklardaki tarihsel gericilik birikiminin has temsilcileri olduklarını bir kez daha gösterdiler.

Bulunan her fırsatta Kürt halkı karşısındaki şovenizmi en pespaye biçimlerde kusanların bu seferki oyalanma aracı da Öcalan’ın son açıklamasında “toplumsal uzlaşmaya” vurgu yapması oldu. İnsaf ve vicdan sınırlarını aşan yorumlarla Kürt halkının “satılık bir halk” olduğunu ima etmeye, dillendirmeye cesaret ettiler. Bu noktadan bakıldığında bile “faşizme karşı omuz omuza!” diyen herkesin bunun samimi taşıyıcısı olmadığı bir kez daha açığa çıkmış oldu. Seçimlerde halen sandığı işaret edenler, sistem içi ölçütleri ve alışkanlıkları yineleyerek birleşik bir mücadelenin nasıl olması gerektiğini ve aslında kimlerle birlikte olması gerektiğini de resmediyorlar.

Aynı sahneler tekrarlanmamalı!

Sadece halkın incinmişlik duygusuna ve bunun körükleyeceği tepkiye güvenerek “Biz bu seçimi şimdi daha büyük farkla kazanırız” gerekçesiyle bu oyuna katılmak, 7 Haziran sonrası “istikşafi görüşmeler” oyalamacasına ortak olma hatasını tekrarlamak olur. Kürt halkına yönelik katliamlara ve HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına destek vermenin, “Allahın lütfu” olarak karşılanan darbe girişimi sonrası Yenikapı Mitingine koşarak yeni rejim inşasının açılış kurdelesini kesmenin üzerine tüy dikmek olur.

Bu bir başlangıç değil, süreklilikteki son hamledir

Kimi siyasi şahsiyetler ve çevreler hala “Bu kararla demokrasiden vazgeçtiklerini gösterdiler” değerlendirmesi yapıyor. Böylelerine “Günaydın” demek lazım. Bu süreç yeni mi başladı? …. Bu bir başlangıç değil, bu gerçeği bugüne kadar görmeyen gözlere dahi sokan hayasızlıkta bir finaldir yaşadığımız.

Polis ve askerinden medyasına, YSK’sından Anadolu Ajansı’na kadar seçimi yönetip sonucu belirleyecek bütün kurum, araç ve mekanizmaların hedefledikleri sonuca göre organize olup iş gördükleri bir kez daha tescillendi. Şimdi buna yeni sandık kurullarının ayarlanması da eklenecek. Bu durumda kime, neye güvenilerek yeni bir yarışa girilecek?..

Kaybettikleri bir seçimi iptal ettirebilmek için hangi hayasız yolları denediklerini gördük. Seçimin hemen öncesinde tam aksini söyledikleri konuları bile iptal gerekçesi olarak kullandılar. Bu omurgasızlık ve keyfiliğin bu kez seçimlerin öncesinden başlayarak ve katlanmış olarak tekrarlanmayacağı söylenebilir mi?..

İşlerine geldiği zaman mühürsüz oyları dahi geçerli saydılar. “Ölülere bile” oy kullandırdılar. Seçim yasasını değiştirip sandık kurullarının belirlenmesini İçişleri Bakanlığı ile valilere bıraktılar. Baştan seçime katılmasına izin verdikleri Kürt adayların kazandıkları başkanlık ve meclis üyeliklerini KHK’lı oldukları gerekçesiyle geri aldılar. Yani bunlarda oyun bitmedi. YSK’nın daha önce –referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde- verdiği kararların tam tersi karar vererek İstanbul’da sadece Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı büyükşehir seçimini iptal etmesi, kuralsızlık ve ahlaksızlıkta nasıl sınır tanımadıklarının son örneği oldu. Bütün bunlar ortadayken 23 Haziran’da tekrarlanacak seçimin “eşit koşullarda, temiz ve adil bir yarış” olarak geçmesi beklenebilir mi?..

Hiçbir şey eski ölçütler içinden düşünülemez

Seçime katılma yanlıları, öncelikle Ekrem İmamoğlu’nun toplumda yarattığı sempatiye güveniyorlar. İmamoğlu’nun oportünist bir esneklik sergileyerek CHP’nin kemik tabanı dışındaki toplumsal kesimlere de dokunmayı başardığı açık. Bariz bir biçimde kazandığı seçimin hayasızca elinden alınmasının yarattığı mağduriyet algısı da eklendi şimdi bu sempatiye. Tayyip Erdoğan ve AKP’nin 2002’den beri tepe tepe kullandıkları bu koz, şimdi İmamoğlu’nun elinde. O bunu da kullanarak daha önce AKP’ye oy vermiş kimi kesimler içinde de destek bulabilir. Diğer yandan, 31 Mart seçimlerinin toplam tablosu, uzun yıllardır somut başarıya hasret ilerici-demokrat kesimler içinde “başarabiliriz” duygusunu canlandırdı. Bu duygunun şimdi daha da bilenmiş olarak büyük bir enerjiye dönüşeceği ortada.

Fakat tüm bunlar yukarda işaret ettiğimiz tehlikeleri ortadan kaldırır mı? Rejimin, kurallarını bile her an keyfine göre değiştirdiği meşruiyet oyununa katılmayı doğru kılar mı?.. Göstermelik burjuva parlamenter sistemin tasfiyesi sürecinde sergilenen aymazlıklara bir yenisini eklemeyi gerektirir mi?..

Sandık irademizi temsil eder mi?

“Bu hayasızlığa bu kez daha ağır bir ders vermek” ya da “irademize sahip çıkmak” gerekçeleri ileri sürülüyor. Kural-sınır tanımaz hayasızlığı, zorbalığa dayalı pervasızlığı her olayda katlanarak büyüyen, üstelik güç ve zemin kaybederek inişe geçtiğinin farkında olan faşist bir zorbalık rejiminden söz ediyoruz. Hala ona sandıkta ders verilebileceğini düşünmek ya da irademize sahip çıkmanın sanki tek yoluymuş gibi hala sandığa ve oya güvenmek, 2010 referandumundan sonra toplum olarak yaşanan onca deneyimden hiç bir ders alınmadığını gösterir. Tarihten vazgeçtik, canlılığını hala koruyan örnekler olarak Sudan ve Cezayir örnekleri gözümüzün önünde. İradenin nasıl konuşturulacağını, diktatörlerin o iradeyi nasıl tanımak zorunda bırakılacağını bu örneklere bakarak da görebiliriz.

Boykot ilk seçenek olmak zorundadır

Onun için bu oyuna ortak olunmamalı, kim bilir hangi yeni tuzakların kurulacağı 23 Haziran seçim aldatmacası boykot edilmelidir.

Kaldı ki bu seçenek seçimlerin iptal edilmesinin giderek netleştiği bu oyalamaca günlerinde dile getirilmiş ve hakkı verilecek bir politik duruş olacağı hissettirilmiş olsaydı, AKP, şef değneği haline getirdiği YSK’ya bu kararı aldırtırken bin kere daha düşünmek zorunda kalacak, sergilenen saldırganlık bu fütursuzlukta olamayacağı gibi belki de seçenek olmaktan çıkarılabilecekti! Elbette ki diğer saldırı biçimleri devreden çıkarılmayarak…

alinteri

Etiketler
Daha fazlası

İlgili

Ayrıca bak..

Close
Close